Zihin kontrolünü nasıl fark ettim? Zihin kontrolünün tüm insanlara uygulandığını nasıl gözlemledim?

SEVGİLİ OKURLAR. TELEGRAM ZİHİN KONTROLÜNÜ FARK ETTİĞİM SÜREÇLE BİRLİKTE SÖYLEYENİ DELİ DURUMUNA DÜŞÜREBİLECEK GÖZLEMLERİ AKTARDIĞIM EPEY UZUN BİR YAZI YAZDIM. EĞER AYAK ÜSTÜ OKUMAK ÜZERE YAZIYA GELDİYSENİZ, DAHA RAHAT BİR VAKTİNİZDE YAZIYI OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM.


Telegram zihin kontrolünü hep tek bir kişiye uygulanan işkence metodu olarak bildik. Bu kişi hapiste bir mahkum oluğu gibi, dışarıda sivil yaşam süren biri de olabilir. Zaten günümüzde zihin kontrolü o kadar sıradan bir hal almış ki; sivil hayatta psikotronik saldırı altında olanları fark edenlerin TI (Targeted Individual) diye bir isimleri bile var.

Fakat telegram zihin kontrolünün sınırları sadece bir insanı hedef alıp 7/24 onunla uğraşmakla sınırlı değil. TI’ların etrafında bulunan insanlar, hatta hiçbir TI’nın olmadığı çevreler dahi zihin kontrolünün tesiri altındadır. Telegram zihin kontrolü bütün topluma sinsice uygulanan bir toplum mühendisliğinin en önemli parçasıdır. Fakat bu seferki tipik algı yönetimi, korku imparatorluğu, propaganda yöntemleriyle değil, doğrudan zihne gönderilen telkinler ve yönlendirmelerle yapılmaktadır. Yani para, ev, sigorta, kariyer, evlilik, araba gibi saplantılara odaklanmış insanların, özgür olduklarını sandıkları fakat adım adım birer robota dönüştükleri bir düzen söz konusu. MECAZEN DEĞİL, GERÇEKTEN ROBOT….

İnsanlara, en hadsiz, en etik dışı duygu manipülasyonlarıyla deneyler yapıyorlar. Düşük perdeden gönderdikleri bu telkinler ve resimlerle olayın farkında olmayan insanlar üzerinde kim bilir neler yapıyorlar… Şimdiye kadar kim bilir kimlerin hayatını bilgisayar oyunu gibi yönettiler, elektromanyetik saldırılara dayanıksız olan kim bilir kaç kişiyi deney zayiatı olarak kanser edip, hasta edip hayatını kararttılar. Ya da planları öyle gerektirdiği için doğal gözüken kazalarla vefat ettirdiler…

Tekrardan söylüyorum. Lütfen beni anlamsız sıfatlarla suçlamayın. Cevabınız ne olursa olsun bunları yaşamış bir mağdur olarak kötü haberi kamuya açık bir şekilde vermek zorundayım: Zaman zaman aklınıza ilham gibi gelen düşünceler, hayatınızda sanki görünmez bir güç müdahale ediyormuş gibi meydana gelen sıralı yardımlar veya sıralı köstekler, okuldan iş hayatına kadar başınızdan geçenler, hatta tesadüfen karşılaşıp tanıştığınız, evlenmeye karar erdiğiniz eşinizle hikayeniz, kısaca kaderiniz, zihin kontrol cihazlarını kullanan kanlı canlı bazı insanların ürünü olabilir. Ben buna “Yapay Kader” diye anlık bir isim uydurdum. İşin özü şu; tıpkı bir FarmVille, bir Age of Empires oyunu gibi, birileri için sadece oyunda rolünü alması, ait olduğu çevreye, camiaya yerleşmesi, kök salması ve sorgulamadan, etrafına bakmadan robotlaşması gereken, üzerinde deneyler yapılıp upgrade edilen oyun karakterleriyiz.

En can alıcı kısım ne biliyor musunuz? Zihin kontrolü; olaydan haberdar olan birtakım üst makam mensupları hariç tüm istihbarat çalışanlarına da uygulanıyor. Yani şüphesiz ki sokakta, büroda çalışan, hatta belli başlı sorumlulukları, üst düzey yönetim görevleri olan MİT mensupları dahi birer zihin kontrol mağduru. Eğer olmadıklarını iddia ediyorlarsa MİT’in çalışanlarını zihin kontrolüne karşı koruduklarını biliyor olmaları gerekir. Böyle bir şey duymadılarsa ve haberleri yoksa üzgünüm. Herhangi bir ayrıcalıkları mevcut değil. Hatta emri artık kimden alıyorlarsa zihin kontrol mağdurlarını arada sırada dışarıda rahatsız eden takipçiler ve ıslıkçılar da zihin kontrolü altında. Yani  “Onlara uygulanmıyordur ya.” diye aklımızdan geçirdiğimiz istihbarat mensupları dahil birilerinin strateji oyunundan ibaret, manipüle edilmekte olan robotlarız. Belki kamuya açıklandığı ölçüde en üst düzey istihbarat mensubu olanlar dahi mağdurdur. Kim bilir, başbakan ve cumhurbaşkanında dahi bu tarz belirtiler görüldüğüne göre onlara uygulanması işten bile değil...

Yani bu telegramcı şerefsiz evlatlarına yeni nesil mafya da denebilir..

ARAŞTIRACAK VEYA ZİHİN KONTROLÜNÜ ELEKTROMANYETİZMADAN FARKLI YERLERDE BULMAYA ÇALIŞANLARA TAVSİYEM; ZİHİN KONTROLÜNÜN TAMAMEN BİLİMSEL, ELEKTROMANYETİK DALGA TEORİSİ VE BEYİN-BİLGİSAYAR ARAYÜZLERİNE DAYANAN BİR TEKNOLOJİ OLDUĞUNU AKILLARINDAN ÇIKARMAMALARIDIR. METAFİZİK İSTİHBARAT, PSİŞİK GÜÇLER, TELEPATİ, TELEKİNEZİ, İSTİHBARATTA CİNLER GİBİ BAŞLIKLAR BİLEREK VEYA BİLMEYEREK BU KONULARIN ASLINI ASTARINI SAKLAMAKTAN BAŞKA BİR ŞEYE YARAMAYAN, SPEKÜLASYON YARATAN BİR YOLDUR. ZİHİN KONTROLÜ RUHANİ VARLIKLARLA VEYA ÖBÜR TARAFLA UZAKTAN YAKINDAN İLGİSİ OLMAYAN; RADYO DALGALARIYLA, ELEKTRONİK VE HABERLEŞMEYLE, SİNYALLERLE, BİYOMEDİKALLE UĞRAŞMANIZ GEREKEN %1500 BİLİMSEL BİR SAHADIR..

Başlamadan önce şunu da belirtmek isterim: Zihin kontrolünü fark etmeden önceki yaşantımda komplo teorileriyle, Yeni Dünya Düzeni, gizli servislerin gizli deneyleri gibi konularla uzaktan yakından ilgim olmadığını ısrarla söylüyorum. Bu konulara meraklı olduğum için telegram zihin kontrolü beni bulmadı. Alakasız işlerle meşgul olduğum sıralarda başımdan geçenleri araştırırken adım adım ben kendimi bu konuların ortasında buldum. Fark etmeden önceki yaşantım boyunca okulunu okuyan, sürekli çeşitli part time işlerde çalışmış, insan ilişkileri ve sosyallik kabiliyeti yerinde olan, ailevi olarak sürekli maddi zorluk çekmiş bir insan olarak hayatımı sürdürdüm. Prensip olarak hareket halinde olduğunuz işleri yapmaktan, hem bu vesileyle hem de kazandığınız parayla sürekli hareket halinde olup gezmekten başka bir gayem olmadı. Hatta bu yüzden Gemi İnşaat bölümüne girdim fakat mezun olamadım. Yani bu konuları kendi kendine ortaya çıkartmama, şizofreni gibi psikolojik rahatsızlıklar yaşamama, işsizlikten sebep çeşitli fantezilerle vakit geçirmeme ya da insanlara karşı çeşitli düşünceler barındırmama sebep olacak asosyal, sosyal fobik, psikoza yatkın bir yapıya sahip olmadığımı belirtmek istiyorum. Mevzuyu fark etmeden önce bu konulara komplo teorisinden öte bir değer vermeyen, konuşulduğu anda konuyu değiştirmeye veya oradan uzaklaşmaya kalkan, gezginliğe ve başıbozukluğa yatkın biriydim. Telefon dinleme konularında ise ben de “Dinlerlerse dinlesinler ben sade bir vatandaşım.” gibi bir düşünceyle geçiştirme yapıyordum. Karakter olarak hala aynıyım fakat beynimin görülmesinden kurtulma çabaları bana yeni uğraşlar kattı. Bir senelik zorlu bir dönemle beraber bir süre beni hareketsiz kalmaya mahkum etti.

ZİHİN KONTROLÜ YERYÜZÜNDE YAŞAYAN TÜM İNSANLARA UYGULANIYOR

Zihin kontrolünün sadece kendisine ve diğer TI’lara uygulandığını, olayın sadece kendi kobaylığından ibaret olduğunu düşünen mağdurlar her şeyden önce kendine şu soruyu sormalıdır: Telegramın elektromanyetik saldırılarına maruz kalmanız için vücudumuzun alıcı görevi görmesi gereklidir. Bu ise ya vüudumuza enjekte edilen herhangi bir verici, çip, vs. olması anlamına gelir. Aksi halde herhangi bir bağlantı unsuru olmadan beyin frekansı aracılığıyla bizi yakalıyorlar demektir. Şahsen ben çip gibi cihazları taşıyacağım bir cerrahi operasyon geçirmedim. Şimdiye kadar tanıdığım mağdurlarda da böyle bir şey mevcut değil. O halde; bizim beynimize böyle elini kolunu sallayarak ulaşan bu şerefsizleri, başka insanların beynine de aynı kolaylıkla ulaştırmaktan ne alıkoyabilir ki?

Yani kesin olan şey şu ki, herkes mağdur… Yeryüzünde yaşayan tüm insanlar, hayvanlar aynı derecede tesir altında.. Bunun aşama aşama olduğuna eminim. Ama kesin olan şey; herkes bu şerefsizlerin elinin altında… Bir mağduru TI haline getiren şey; çevresinde dönenleri fark etmesi, aşama aşama takip edildiğinin ve zihninin görülebildiğinin ona fark ettirilmesidir.

Zaten bir kişisel gözlemim olarak telegram zihin kontrol mağdurları; yetenekleri genelde çevresinde olup bitenleri fark edebilen, sosyal ve analitik zekayı eşit derecede kullanabilen, benzerlikleri ve rastlantıları, ayrıntıları rahatça fark eden, sanatçı ruhlu, yaratıcılığı gelişmiş gibi yönlerde olan insanlar arasından ortaya çıkmaktadır. Yani bütün gününü dosyalar, mailler, toplantılar, yetiştirilmesi gereken işlerle geçiren, stres altındaki orta sınıf bir beyaz yakalının ya da işçinin bu psikotronik saldırıyı fark etmesi neredeyse imkansızdır.

 

ZİHİN KONTROLÜNÜN TÜM SİVİLLERE UYGULANDIĞINI NASIL FARK ETTİM

Aslında telegram mağduru olduğumu fark etmem tipik bir öykü, şu anda da tipik bir şekilde devam ediyor. Sadece şu çevresel olaylara dair gözlemleri aktaracağım şimdilik, hem habersiz sivillere karşı deli durumuna düşmek pahasına haber vermek, hem de mağdurları biraz olsun rahatlatmak adına…

Ben telegram işkencesini vücudumdaki fiziksel belirtilerle fark etmedim. Onlarda da telegram etkisi olduğunu sonradan parçalar birleşince anladım. Dışarıdayken ilk önce bazı şüphelere düştüm. Uzaktan beni izliyormuş hissine kapıldığım tek tük insanlar, uzun süre arkamdan rahatsızlık vermek istercesine yaşadığım takipler, mimikler, oturuş şekli, mizaç gibi yönlerden karşımda beni taklit eden kişiler, vs. vs. O zamanlar zihin kontrolünün “z” sinden dahi haberim yoktu. Hiçbir şey bilmiyordum bu konuda. Sadece telefonumun dış ortam dahil olmak üzere dinlendiğimi biliyordum ve bu meseleyle uğraşıyordum. Telefon ve siber takibi de istihbarat veya herhangi bir yerde çöreklenmiş bir çete olabileceğini düşündüm. Açıkçası bu tarz sürüngenliklere, süper egoyla edindiği kimlikle aslan kesilmelere alışkın olduğum için hiç aldırmadım. Eninde sonunda ya bıkacaklar ya da gelip konuşup durumu izah edecekler dedim. Yoksa niye böyle şeylere vakit harcasınlar? Bir de neden izlendiğimi göstere göstere belli etsinler. Sadece telefon, sosyal medya, farklı yerlerde karşılaşıp yanımdan gözümün içine baka baka geçen insanlar gibi unsurların söz konusu olduğu bu ilk evreyi başka bir yazıda ayrıntılı olarak anlatacağım. Şimdilik sadece evden çıktığımda minibüse benle beraber binip dikkatlice süzen, minibüsten sonrasında vasıtalar değiştiği halde Kadıköy’deyken o kadar büyük yerde tenha bir sokakta yine karşıma çıkan ve bana baka baka geçen insanları, zaman zaman ben işimle uğraşırken benim hakkımda konuştuklarını sezdiğim yan masalardan insanlar, takip ettiğim bir web sitesinde bir yazarın 2 ay sonra profil resminin aniden bambaşka biri olması ve benim iğne atsan yere düşmeyecek metroda o kişiyle dip dibe denk gelmem gibi şeylerin gerçekleştiğini söyleyeyim kısaca. O zamanlar “Allah Allah, ne bu kadar tesadüf” gibisinden his yaratan olaylar, siber alanda ve sosyal medyada gerçekleşen şeylerle birleşince olay şekillenmeye başlamıştı. Sanırım sosyal medyada çerezlerin kontrolü, dikkat çekecek şekilde saha takibi, telefondaki mesaj ve mail güncellemelerinin ayarlanması, web sitelerinin ziyaretçiye gözüken kısımlarının manipüle edilmesi, müsait durumda olan bir iki tanıdığınızın da dahil edilmesi, tabii ki telefonun dinlenmesi gibi çalışmaların birleşiminden oluşuyor.Dediğim gibi, en az telegram zihin kontrolü kadar ayrıntılı ele alınması gereken bir süreç.

Şimdilik zihin kontrolüne doğru uzanan kısmı anlatıyorum:

Günlerden bir gün bu arada sırada görüp aldırmadığım, unutup gittiğim durum kesinleşti. Aşağı yukarı 2016’nın Mayıs Haziran sularıydı. Evden çıkıp Kadıköy’e gittiğim bir gün evden durağa gittiğim yoldan itibaren yan sokaktan çıkıveren mavi elbiseli, at kuyruğu saçlı 1.75 boylarında, beyaz tenli, biraz dolgun yanakları ve dudakları olan, yandan bakınca burnu düz ve ucu hafif aşağı doğru, yürürken saçları ve elbisesinin etekleri havalanan, siyah ve tabanı beyaz çizgili ayakkabı giymiş bir bayan, otobüste de sağ çaprazıma oturdu. Yol boyunca oturuş şekli, dışarıyı seyretmem, mimik ve el hareketlerim gibi şeyleri ben ne yaparsam taklit ediyordu. Sanki “Ben seni takip ediyorum” diyormuş gibi. Bir süre tepki vermeden izledim. Sonra ben de deneme yapayım dedim, bana mı öyle geliyor diye… Hareketlerimi bilinçli olarak değiştirerek gerçekten beni izleyip izlemediğini anlamak istedim. Bacak bacak üstüne attım. O da aynısını yaptı. Camın kenarından uzatıp iki parmağımla elimi ritmik bir şekilde vurup müziğe dalmış gibi yaptım. Aynısını yaptı. Yan koltuk boş olduğu için sağ elimi oraya doğru salıp telefonu çevirerek oynamaya başladım. Yine aynısını yaptı. Evet, benle ilgilendiği kesindi ama bu kadar net bir taciz ilk defa oluyordu. Kadıköyde inince bir süre takip ettim. Sahilde bir banka oturup telefonla oynamaya başladı.

Böyle bariz bir takip sonrasında yanına gidip konuşamaz mıydım? Büyük ihtimalle yanına gidip açık açık konuşmamı ya da ağzını aramamı, flirt etmemi bekliyorlardı. Oradan da daha fazlasına ulaşmaya çalışacaktım. Bir nevi entrika, aşk, nefret, ihtiras özentiliği… Doğrudan “Niye beni takip ediyorsunuz?” diye baskı yapsam “Beyefendi neden bahsediyorsunuz? Neler söylüyorsunuz” gibi masum ayaklarıyla ben suçlu, hatta sapık durumuna düşerdim. Daha fazla diretirsem sokak ortasında bir çığlık atması bile haklı çıkması için yeterdi…

Takip eden başkalarının da olabileceğini, onun bir tuzak olduğunu düşünerek biraz çarşı içlerinde dolanayım dedim. Metro girişinin oradan PTT yönüne doğru ilerlerken oturduğu yerden çantalı, 35’li yaşlarda dallamanın biri kalkıp benimle aynı hizada yürümeye başladı. O kadar kalabalık arasında zaten gözüm ona çarpmıştı. O da kendini belli etmek ister gibi giyinmişti. Tüylerim diken diken olmuştu. Hiç gözüm tutmamıştı. Üzerinde de, koyu renkli siyah-kırmızı Lacoste bir t-shirt, altında krem renkli ketene benzer düz bir pantolon vardı. O da 1.75 boylarında, esmer tenli, burunla alnın birleştiği yerde burnu dümdüz inen, köşeli bir suratı vardı. Sırtında bir çanta, hafif göbekli, memurumsu, süper ego kurbanı tipik bir istihbaratçıya benziyordu. O kibirin, o megolamanlığın kokusunu almıştım.

Karşıdan karşıya geçmek için ışıklarda beklerken yanımda benim PC kamerası karşısındaki mimiklerime, hareketlerime (bir şeyle ilgilenirken, ders çalışma, konsantrasyon durumlarında sürekli omuz-göğüs bölgemi veya çenemi kaşırım. Sağ elle sol taraf, sol elle sağ taraf) dair öyle bir ima yaptı ki, bütün şüphelerim doğrulandı. Sonra biraz önümde yürümeye başladı, cıvarda bulunan bir iç çamaşırcı dükkanına girdi. Bunu beni sınamak için rastgele bir hareket sanmıştım. Belki de öyleydi. Ama sonradan telegram aracılığıyla onu mahrem hayatın umurlarında olmadığını söylemeye çalıştıkları için yaptıklarını söylediler. Peşinden girsem mi, kapıda mı beklesem derken başkalarının da olma ihtimali kesinleştiği için dışarıda dolaşmaya karar verdim.

Bir de şu omuz çene kaşıma hareketini şüphelendiğim kişiler karşısında yapmaya karar verdim. Bakalım talimat almış gibi, ilk karşılaştığım bayan ve o kasıntı memur gibi davranacaklar mı? Yoksa bizzat kameralardan beni izleyenler mi etrafımda?

Starbucks’ın olduğu sokaktan içeri girip kiliseden Akmar’a doğru yürüdüm. Akmar’a gelmeden bulunan çaycılardan birine oturup dinlendim. Alet edevatı çıkarıp yazı yazmaya başladım. (Blog yazarlığı yapıyorum) hem de beklemeye başladım ne olacak diye… Etrafıma üşüşüp rahatsız edecekler mi yoksa bitecek mi derken zaten ben onlardan ikisinin yanına oturmuşum. Aynı zamanda tam karşımdaki masaya benden sadece 1-2 dakika sonra oturan kişi de öbür o.evladının yaptığı hareketleri yaptı. Tıpa tıp aynısını. Bir de dikkatimi çeken bir şey, bu süre esnasında herkeste parlar gibi bulunan bembeyaz kulaklıklar dikkatimi çekmişti. İleride tekrar bahsedeceğim.

Bir de yanımda oturan yaşlı amcalardan biri tavla oynarlarken bana dönüp “Ben zaten Kademli bir insan olduğum için” gibisinden bir şey söyledi. Bunu arkadaşıyla oynadığı oyun sonrasında verdiği tepki edasıyla yaptı. Kadem, benim lisede gittiğim dersanenin adı. Tıpkı en başta karşılaştıklarım gibi onunla da konuşmadım. Tebessüm ettim. Sonra oyunları bitti. Benden zıt tarafa bakıp beklemeye başladılar. Sağ çaprazımda benimle konuşan 45-50 yaşlarında, göbekli, yeşil lacostlu, beyaz tenli, gözlüklü, beyaz saçlı, düz bir beyaz bıyığı bulunan biriydi. İlk karşılaştığım esmerle aynı ruhu yansıtan, onun yaşlı versiyonu gibiydi. Diğeri de ondan biraz daha genç, biraz daha dinç, dik oturan, siyah bıyıklı, buğday tenli, normal düz saçlı biriydi. İkisi de kent sigarası içiyordu. Yanlış hatırlamıyorsam üzerinde kahverengi, siyah gibi bir t-shirt vardı.

Kafenin ön tarafına bir playaço da geldi. Uç masada oturan garsonlarla “Zabıtalar aldı çocuğu ya.” gibi konuşmalar yapıyordu. Yüzündeki boya olmasa Eski Dost’u baya andırıyordu. O gün Kadıköy’ü turlarken başka bir kafede onu tekrar gördüm. Eski Dost değildi ama ıslıkçılardan biriydi.

Yazımı bitirdikten sonra oradan kalkıp biraz daha dolaşmaya karar verdim. Hesabı ödemek için kasaya ilerledim. Dönerken gördüm ki; kasanın tam yanındaki masada oturan bir bayan manalı şekilde bana bakış attı. Kitap okuyordu. Üzerinde “Save the Planet!” yazılı yeşil bir t-shirt’ü vardı. Çevreci, ekolojist bir insan olduğu dış görünüşünden anlaşılıyordu. Ya da öyle bir kılığa girdiği. Ben de o sırada çevreci bir bloga yazı yazmıştım. Ama benim de aynı fikirde olduğumu dış görünüşümden yansıtacak bir şey de yoktu.

Çaycıdan çıkınca yolu uzata uzata, ara sokaklardan geçerek sahile doğru indim. Girdiğim her sokakta ardımdan gelen insanlar, önümden manidar, üzerine alınacağım yazılarla geçen kamyonlar, arabalardan geçenlerin bakışları, vs. aracılığıyla takip altındaydım.

Sahilde aynı yerlerden geçerken uzaktan göz attım. En baştaki bayan gitmişti. Her şey normal gözüküyordu. Denize sıfır bir yere oturup “Ne olacak, ne bu?..” diye düşünmek için bir sigara yaktım. 5-10 dk sonra birisi arkamdan hedef gözeterek çakmak attı. Evet, bildiğiniz bir çakmak az sağımdan geçerek tümseğe çarpıp durdu. Etrafımda başka kimse yoktu. Arkama baktığım zaman kimse “Pardon” gibisinden bir işaret de yapmadı. Her şey normaldi. Büyük ihtimalle oturan ıslıkçılardan biri attı sonra da hiçbir şekilde belli etmedi. Sonra öyle geçti.

Bir süre daha dolaştım ve etrafta söz konusu mimikleri taklit ederek, beyaz çizgili ayakkabılara dikkat çekip karşımda aniden bağcığını bağlayan, beyaz kulaklıklarla rahatsız edici bir şekilde durup asla göz teması kurmayan insanlarla geçti.

Akşamüstü eve dönmek için otobüse bindim. Otobüste ve yürüyüş yolunda da benzer şeyler oldu. Mesela onlardan olduğunu belli etmek isteyen kişilerde beyaz kulaklık vardı. Ama beyazlığı belli etmek istercesine dikkat çekici şekilde. Arka koltukta oturduğum sırada tam karşımdaki 4 kişi bu aksesuarla oturup telefonla ilgileniyordu. Daha da vahimi; yanımdaki insanların telefon konuşmaları, telefon dinlemelerinin belli edilmesiyle aynı taktikle, benimle ilgili imalar içeriyordu. Karşısındakiyle normal konuşuyormuş gibi gözüken ama üzerinize alınacağınız imalar içeren konuşmalar… Mesela tam karşımda oturan bir bayanın göğüs dekoltesini iyice belli edecek şekilde eğildikten sonra doğrulması ve “Merak ediyorsa siciline işlenen bir durum yok.” Bir diğerinin “Uçuşa yetkisi vardı. Niye uçmadı ki? Neyse, sonraki eğitimlere artık” gibi ifadeler kullanması… Uçuş derken bu ıslıkçılarla konuşmaya çalışmamı, bir şeyleri itiraf ettirmeye çalışmamı, bir taraftan da bir genç gibi yaşamaya devam etmemi kast ediyorlar. Ama yapmadım, daha fazlasını izlemek istedim. İçinde bulunduğumuz ve bu yazıyı yazdığım şu anı düşününce iyi ki de tali yollara sapmamışım diyorum.

Telefon konuşmalarını da fark ettikten sonra kulağıma kulaklık takıp kendimi ortamdan soyutlamak istedim. Tam açtığım pagan-folk bir şarkı sırasında mitolojilerden, kuzey efsanelerinden fırlamış, paganlara benzeyen bir kız tam çaprazıma oturuverdi. Diğer şarkılarda da çeşitli şeyler oldu. Bu biraz şüphemi çekmişti. Ama aldırmadım. Eve girdiğim sokak olmak üzere benzer işaretler devam etti. Şu ana kadar bahsettiğim kadar her şey..

Şimdi; bu apaçık takipler ve eşyalar, konuşmalar, mimikler üzerinden yapılan imaların başlangıcı bu şekilde oldu. Ama kendilerini belli eden bu işaretler aynı zamanda bir tuzaktı. İlerleyen zamanda az kaldı paranoyaya sebep olabilecek düşüncelere kapılmama sebep oldular. Fakat daha sonrasında, yani 1 yıllık süreç içerisinde olayın sıradan bir takipten, bir Gangstalking’ten çok daha fazlası olduğunu; bir yağmur damlasının ne zaman düşeceğini, rüzgar şiddetinin ne zaman değişeceğini saptayabilen, insanları rahatça oyuncağa çevirebilen bir gücün insanlarla Age of Empires gibi oynadığını fark etmeye başladım.

Şimdilik fiili takipten kameralara kadar her şeyi öğrendiğim, çevremde yanımdan geçen herkesin taciz içeren bir şeyler söyleyerek, hareketler yaparak geçtiği ilk günlere dönelim:

Olayları fark etmemin ertesi günü spora gidecektim. Salona gitmek için bindiğim otobüste de aynı şeyler oldu. Her şey tıpkı bir yap-boz gibiydi. İmalı konuşmaların, ayakkabı ve kulaklık gibi figürlerin yanı sıra çevremde doğalmış gibi gözüken hareketler de birbirini tamamlar nitelikteydi. O gün çevremde nereye baksam, kiminle konuşsam aklımdan geçenlerle sağlayan uyumu hala hatırlarım. Mesela bundan önce sosyal medya ve telefon dinlemeleriyle yapılan imalarda bana bunlardan kurtulmam için çalışmam gerektiğine dair propaganda yapıyorlardı. “Çalış” “Kolay gelsin” gibi anahtar kelimelerle yaptıkları şifreli mesajlar, hem yapmak istediklerini temel hatlarıyla anlatıyor, hem de size yaptıkları psikolojik tacizlerin temelini oluşturuyordu. (Bu “Çalış, Evlenmene bak, Kolay gelsin” gibi şeylerle yapılan kısmı ilk evreyi anlatırken ayrıntılı olarak ele alacağım.)

Olaylara dönersek; otobüste giderken karşımda oturan biri “Maraba mı? Marabalar çalışsın ya” gibi bir söz sarf ederken az sağımda oturan işçi kıyafetli biri dikkat çekmek istercesine bir el hareketi yapıyor. Ama bu hareketi yaparken benden tamamen zıt bir yöne bakıyor. Ben gayri ihtiyari adamdan tarafa bakarken, dönmemle saniyesi saniyesine uyumlu bir şekilde dışarıdan yemyeşil bir araba içinde geçen inşaat işçilerini görüyorum. Buradaki yeşil renk de daha öncesine benzer “sözde tesadüf”lerle yapılan bir semboldü. Benim bir doğasever olmam dolayısıyla yapılan çevreci faaliyetleri, ona ek olarak hayat standartlarını yükseltmek, uzmanlık edinmek gibi anlamları içeriyordu.

Telegramın farkında olmadığım o zamanlarda bu olaylar üzerinde düşünüyordum ama bu kadar düşman değildim. Daha doğrusu olayı sıradan bir takip sanıp önemsemiyordum. Ama bir taraftan da aklımdan geçmiyor değildi: Bu kadar koordine, benim kafamı çevireceğim zamanı ve bindiğim otobüsle yandan geçen arabanın E-5’te son hızda giderken denk gelmesini o trafik keşmekeşinde, o kadar kişiyle sağlayacak nasıl bir takip sistemi, nasıl bir teşkilatlanma olabilirdi ki? Tabii o zamanlar zihin kontrolünün “z” sinden haberim olmadığı, duysam büyük ihtimalle inanmayacağım bir şey olduğu için bu seçeneği hiç düşünmemiştim. Bir de büyük ihtimalle zihnime manipülasyonlar yaparak bu açıklar üzerine düşünmemi engelliyorlardı.

Ben de birkaç hacker’ın telefon dinlemesinden, takip edip sosyal medya akışını düzenlemesinden çok daha fazlasını içeren bu oyunda bir şeyler yapmaya karar verdim. Yanımdakilerin yaptıkları gibi çift anlam içeren konuşmalar, mimikler gibi unsurları yaparak akışa katılmayı, biraz çorbayı karıştırarak neyin ne olduğunu anlamaya çalışmayı istedim. İyi ki de yapmışım. Yoksa zihin kontrolünün nerelere varabildiğinden haberim olmayacaktı. O zamanlar bu, benim için kodlardan sembollerden oluşan, çözmek zorunda olduğumu hissettiğim garip bir dildi. Hem böyle bir organizasyonu kime, nereye, nasıl şikayet edecektin?

Bizzat kendi isteğimle yaptığım hareketlere de örnek vereyim: Bunu yine daha çok otobüs yolculukları sırasında yaptım. Mesela; şu olaylar zincirini mümkün olduğunca anlatmaya çalışacağım. Otobüste arka koltuğa oturmuş hareket etmesini bekliyordum. Çevremde imalı konuşmalar yapan kişilere baktığımda telefonda gerçekten birileriyle konuşuyorlardı. Telefonu kapatırkenki o telefon konuşması ekranını pek çok kez görmüştüm. “Bir şey yapmalıyım” diye otobüste otururken sol çaprazımdaki bir kadın telefondaki kişiye “E konuşsana ne var bunda?” gibi  bir şey söyledi. Oraya saniyelik bir bakış attıktan sonra sağa dönüp dışarı baktığımda durakta oturan dede ile torun yaşlardaki iki kişiden torun, elinde cep telefonuyla “Ne yapacağım” edasıyla dedeye bakarken, dede de sinirli bir şekilde ona  telefonla konuşmasını öğretir gibi mimiklerle bir şeyler anlatıyordu. Tekrar ediyorum: “Bu kadar tesadüf ve koordineli hareket hala arada aklıma takılıyor. Ama düşündüğüm şeylerin çevremde tiyatro haline gelmesini, hala zihin kontrolünden haberi olmayan, bu konularda cahil biri olarak “Herhalde adım adım ne yapmayı düşüneceğimi tahmin ediyor olmalılar. İnsan davranışı üzerine uzman olsalar gerek.” gibi düşünceler uydurarak geçiştiriyorum.

Ama şimdilik aldırmadım ve mesajı aldım. Cep telefonuyla konuşur gibi yapmaya karar verdim. İlk evrelerde ve daha sonra bazı dönemlerde tek tük yaptım bunu. Tabii hayali biriyle konuşuyorsunuz. Bir de normal gibi gözüken konuşmaları çevredeki imalarla uyumlu bir şekilde doğaçlama konuşmanız gerekiyor. Bunları denediğim sırada olanlar beni daha da dehşete düşürdü. Birkaç örnek vereceğim. Fakat başından beri tüm olayların verdiğim örnekler dışında her gün defalarca gerçekleştiğini, tesadüf olma olasılığının %0,000001’lere geldiği bir hayatı aylarca yaşadığımı belirtmeliyim. En baştaki takipler zaten tesadüf değil de, bu mimiklerin, konuşmaların çevreyle denk gelmesini kast ediyorum. Bunlar dışında bir arkadaşımla çadır, kamp gibi planlar yaparken bambaşka bir alemden olan bir arkadaşımın aynı gün “Feyyaz sende çadır var mıydı” diye mesaj atması, aklımda günlerce çalan bir şarkının yanımda oturan bir arkadaşım tarafından bilgisayarda açılması, aklımdan geçen fikirleri internet sitelerinde ve çevrede görmem gibi daha anlatmadığım pek çok mevzu var. Hatırladıkça not aldığım bu olayları haberdar olmayanlara zihin kontrolünü anlatmak amacıyla derlediğim bir başka yazıda ele alacağım.

Yine genelde otobüslerde geçen vakitlerde, çevremde olan ve düpedüz ima içeren konuşmaları taklit edip ne olduğunu anlamak için bazı sözde konuşmalar yaptım. Bu konuşmaları tıpkı onların yaptığı, anlamları birbirine yakın kelimelerle zihin kontrolü yapma taktiği gibi yapmanız gerekiyor. Mesela onların daha önce yaptıkları yeşil, doğa, yükselme, ilgi alanlarını geliştirme gibi benzerlikler yerine ben arsa ve imar imgelerini seçtim. Arsanın basın yayın ve fikir altyapısına kadar her şeyi temsil ettiği, bina ve imarın da bunlara göre gerçekleşen eylemleri, icraati temsil ettiği bir konuşma. Sonra da bunu “Ali, naber napıyorsun? Bizim şu Yeşilköy’deki arsaya yapılan binayla ilgili aradım, vs. vs.” şeklinde hayali bir konuşma yaparsınız. Bu tarz hareketlerimin sebebi, o zamanlar etrafımdaki herkesi onlardan sanmam ve konuşmaların düzmece olduğunu düşünmem sebebiyle yaptığım dalga geçme çalışmalarıydı. İnsan içinde telefonla konuşuyormuş gibi yapmanın, yeşil, arsa, bina gibi imgeleri seçerek hayali bir konuşma yapmanın nasıl gözüktüğünün farkındayım. Ama işe yaradı…

İlk yaptığım denemelerden itibaren ürkütücü durumlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Az önce bir kadının “Konuş ya ne olacak” diğerinin “Uçuşa yetkisi vardı.” gibi konuşmaları ve kafamı sağa-sola çevirdiğimde gördüğüm tiyatrolar gibi örnekler verdim ya; bu sefer kendimi onlardan biri olarak buluverdim. Mesela; bu arsa-imar konuşmasını yaptığım sırada iki tane ellerinde üzerlerinde “X inşaat” yazan takım elbiseli tam karşıma oturuverdi. Kadıköy’de ATM’lere doğru yürürken etraftan duyduğum imalı bir tacize cevap vermek için yaptığım konuşmada “Usta ben o işi yapamam. Ben o kilitler konusunda uzman değilim.” gibi şeyler söylerken ATM’nin önüne gelmeme adımlar kala iki tane kolsuz montlu, çilingir ustası benden önce ATM’ye gelip işlem yaptı. Farklı bir zamanda otobüste Stajyer çocuk Tolga maşallah çok yetenekli çocuk. Geçen gün makine bozuldu yalnızken hiç telaş etmemiş ne kadar da soğukkanlı.” gibi konuşmalar yaparken iğne atsan düşmeyecek doluluktaki otobüse, aynı kalabalıktaki duraktan, tam önüme 19-20 yaşlarında, sakin duruşlu, akıllı gözüken tipik stajyer kılıklı bir çocuk geçiverdi.

Verdiğim bu 3-4 örnek gibi olayların bütün gün ve aylarca gerçekleştiğini söyleyebilirim. Sonuç olarak bunlar beni sorgulamaya itti. Ama hala olayın başında olduğum için neyin ne olduğunu tam olarak çözemiyordum. Zihin kontrolünü bilsem teşhis koymak belki basit olacaktı. Ama tam olarak nasıl gerçekleştiğini, belki de çevremdeki herkesin beni takip ettiğini, hakkımdaki her şeyi bildiğini düşünerek yaşamaya devam edecektim. Hele ki evdekilerin konuşmalarında, kapı açma zamanlarında olan benzer durumlar olaya yeni bir boyut kazandırmıştı. Evet, aile üyeleri de aynı durumdan muzdaripti. Bu ne demek oluyordu? O zaman onlar da mı ıslıkçıydı?… Bu her zaman aklımda olmakla beraber çevredeki olaylara yoğunlaştığım için zaman zaman unutuyordum. herkesin onlardan olmasına imkan yoktu. Çünkü bahsettiğim gibi E-5’te tam gaz giden bir otobüste var olan zamanlamalar, insanların saniyesi saniyesine örtüşecek şekilde yaptıkları kapı açma kapamalar, mimikler, korna sesleri, iki aracın da hızı hesaba katılmış şekilde yandaki aracın manalı bir şekilde ortaya çıkması, o arabanın içindekilerin yaptıklarıyla konuştuklarımın ve düşündüklerimin uyum sağlaması… Mesela çok basit bir kapı açma kapama hareketini düşünelim. Benim aklımdan geçenlere, ya da tam bir eyleme başlayacağım sırada yapılmasına göre; bana bakmayan birinin gürültülü bir şekilde o kapıyı kapatması için telsizle o kişiye “Bekle, bekle, Şimdi!…” diye komut vermesi gerekir. Hem de düşünce hızımı dahi bilerek… 1 saniye dahi gecikme ya da erken davranma olmadan…

Bunlar gerçekten ürkütücü şeylerdi. Ama bir türlü odaklanamıyordum. Bir türlü fiilen var olan, fark ettiğim şu şeye dikkatimi veremiyordum. Kenara notlar düşüp araştırmaya karşı dahi isteksizlik duyuyordum. Büyük ihtimalle yoğun bir zihin kontrol saldırısı altındaydım.

2015’te telefon ve siber takibi fark etmem, 2016’da bu olayların başlamasıyla beraber gelen süreçte yakınlarımla benzer birçok olay yaşadım.

Takip altında olduğumu fark edip telefondan sahte konuşmalar yapmam gibi karşı hamlelerden bir süre sonra K. İle Kadıköy’de oturup çay içtik. Bu benzer kelimelerle yapılan oyuna hem onunla sohbet edip hem de zihin kontrolcülere mesaj vermek suretiyle gerçekleştirdim. K. ile buluşmadan birkaç gün boyunca bu olaylar devam etti. Dışarı çıkıyordum ama bir fanusun, bütün bir Üsküdar’da, Kadıköy’de, Beşiktaş’ta çevrilen bir tiyatronun, şakanın ya da ne bileyim bir hologramın içerisindeydim. Dışarıdaki insanlarla ve ıslıkçılarla dönen olayları düşününce yakın arkadaşlarımın bu olaylarla bir alakası olmadığını, zihin kontrolcülerin etkisi altında olduklarını anlamam zor olmadı. En başlarda bilgisizlikten dolayı bazı şüphelerim olsa da.. O zamanlar telegram zihin kontrol ismini verememiştim ama büyük bir şey olduğunu anlamıştım.

Neyse; K. İle oturup havadan sudan muhabbet ederken, bahsettiğim gibi çift anlam içeren konuşmalar yaptım. Yaptığım konuşmalar boyunca ne dediysem, neyden bahsettiysem, onu canlandıran tiyatrolar yanımızdan geçenler tarafından gerçekleştirildi. Oturana kadar şu omuz kaşıma, saç düzeltme mimikleri de sürekli herkes tarafından devam etti. Aralarında ıslıkçılar olduğuna şimdi dahi eminim. Bir tanesi oturduğumuz zaman tam arkamdaki masaya geçti zaten…

Yaptığım konuşmaların canlandırılmasından örnek vereyim: Maddi sorunlar, hayat zorluğu, ezilenler muhabbeti gibi şeylerden dertleşirken küçük bir kız çocuğu ağlaya ağlaya, ama bildiğin gözümün içine içine bakarak yanımızdan geçiyor. Özgüven kırmaya, bunlar hakkında konuşmaya soğutmaya çalışan bir girişim… Felsefi ve düşünsel konuşmalar sırasında etrafımızdaki masalar bir anda yaşlı insanlar tarafından sarılıyor. Hepsi de epey yaşlı.. Kafanızı nereye çevirseniz yaşlı insanlar…

Bu esnada beni görecek şekilde arkadaki masaya oturan esmer, hafif pörtlek ve büyük gözlü, kirli sakallı, 30-35 yaşlarındaki ıslıkçıyı da hem ben göz ucuyla yokluyordum, hem de o varlığını belli ediyordu. Arkadaşlarla oturup muhabbet ederken düzgün oturmasını pek beceremem. Sağa ya da sola doğru yayılırım. K. İle konuşurken de sola doğru eğildiğim sırada onun kafasının üzerinden bildiğiniz uzanarak çaprazdan bana dikkatli dikkatli bakmaya başladı. Bu sefer oturduğum yerde toparlandım ve ben de ona bakmaya başladım. Uzaklara bakıyormuş gibi yapıp bizi dinlemeye devam etti. Dinlediğini de muhabbetin akışına göre sırıtarak, hüzünlenerek belli ediyordu. “Ne bakıyorsun” diye mevzu çıkarsam kesin masumu oynayacak, baktığını kabul etse bile bu olayla ilgili bir itirafta bulunmayacaktı. Ben de maganda durumuna düşecektim. K.’nin de hiçbir şeyden haberi olmadığı için ortamı boşuna germiş olacaktım.

Hepsinin yüzü net bir şekilde aklımda. Belki de bunları okuyan, makineleri kullanmayan ama onları tanıyan bir gizli servis mensubu (artık kimlerdendir bilmem) tarif ettiğim kişilerin kim olduğunu saptıyordur. Aylar sonrasında bu şerefsize benzeyen birisi, Kadıköy’de yakın abim U. İle oturduğum sırada aynı pozisyona denk gelecek şekilde arka masaya oturuverdi. Akılları sıra daha önce yeltendikleri gibi birbirine benzeyen kişileri karşıma çıkarıp, beni detaylarda boğup yüz hafızama zarar verecekler. Bunu da ayrı bir başlık olarak anlatacağım.

K.ile buluştuğum gün gerçekleşen bir olay daha var: Hem de dışarıda olup biteni fark ettiğim dönemlerde gerçekleşen bir olayla bağlantılı… Mevzuya uyandırıldığımdan beri bahsettiğim imgeler, semboller, çift-anlamlı kelimelerle aynı yöntemde bir dil muhabbeti dönüyordu. Buna göre tıpkı doğa, yeşil eşleştirmeleri gibi bazı yabancı dilleri bir şeylerle eşleştirdiler: İngilizce-İş hayatı, okul, kariyer, vs. Almanca-Yazılım, teknoloji, siber mevzular, Fransızca-Aşk hayatı gibi… İleride de bunlar devam edecekti. Köken olan olayları anlatayım:

Spora gitmek ve işlerimi halletmek için evden çıkıp otobüse bindiğim bir gün; üniversitedeki bir hocamı andıran, gözlüklü, entellektüel tipli dallamanın biri otobüse bindi. Binmeden önce gözümün içine bakarak o saç kaşıma, uzun süre burnuyla oynama hareketini yaparak kendini iyice belli etti. Otobüste karşıma oturdu, yabancı diller üzerine bir sohbet açtı. Söylediğim çağrışımları yapan bir konuşmadan sonra bana “Telefonda internet yok. Seninkinden bakabilir misin bir uygulama söyleyeceğim. İngilizce için çok faydalı.” Dedi. Ben de kırmadım. Uygulamanın ismini unuttum da telaffuz ederken “x uygulaması, arada ‘o’ olmadan yaz” dedi. Uygulamayı bulduk. Bir süre konuştuktan sonra ben otobüsten indim. Salona girmeden önce şöyle bir son kez ekrana baktım. Tam unutuyordum ki zihnimde “O şimdi asker” diye bir ses duydum. Sanki benim düşüncemmiş gibi. Ama salak zamanlarım olduğu için bunu kendi düşüncem sandım. Zihin kontrolünü fark ettikten sonra taşlar yerine oturdu. Beni o şartlanmaların içine çekmek için “Voice to skull” yapmışlardı. İnternetin kesilmesi “internetim yok” lafını da gizliliğin, mahremiyetin sadece onlarda saklı bir sır olduğunu ima etmek için sık sık kullanıyorlardı.

Bir diğeri de ondan 1-2 hafta sonra aynı salonda gerçekleşti. Salonda 35-40 yaşlarında bir bayan spor aletlerini inceliyor, ne yapacağına karar verememiş gibi öyle takılıyordu. Yanına geçip bir sohbet edeyim ilgileneyim dedim. Türkçe konuştum. Yabancıymış. Malum işaretler ve mimikleri yaptıktan sonra yettiği kadar Türkçesiyle “Siz çok hızlı konuşuyorsunuz Türkçe ben anlamıyorum” gibi bir şeyler söyledi. Ben de İngilizce konuştum. İngilizcemin iyi olduğunu ama sürekli üzerine düşmem gerektiğini söyledi. Tam o sırada eşi, nişanlısı ya da sadece rol arkadaşı olan kişi geldi. Daha konuşamadık. Buraya aktardığım ve masum ya da ıslıkçı olup olmadığını saptayamadığım nadir insanlar arasındaydı onlar. Burada da iş hayatı, kariyer gibi şeylere takip olayından önce ağırlık vermem gerektiğini, sadece Türkçeyle, yani makam, mevki olmadan bu işe odaklanmam halinde anlaşılamayacağımı ima ediyorlar. Ama İngilizcem hala aynı olduğu halde burada Türkçe olarak herkese harfiyen anlatıyorum. Pek çarpılmış ya da ölmüş gibi de gözükmüyorum…

Aynı zaman periyodunda bir olay da spordan çıkışta meydana geldi: Otobüs beklediğim durakta önümden outdoor tipi çantalı, tıpkı o zamanlarda giydiğim mor-lacivert gömlek ve kot pantolon ile benim yürüyüşümü takip eden, saçları hafif dökük ve sakallı biri geçti. 1.75 boylarında ince bir tipti. Yaptığı yürüyüşü bilerek yaptığı belliydi. Yorulduğum zaman vücudumun sağ tarafı biraz aksar, omzum düşer ve hafif topallar gibi yürürüm. Bir de çantasında İsviçre bayrağı, İsviçre ile ilgili bir şeyler yazıyordu. Bu İsviçre muhabbetini telegramı fark etmeden önce internet ortamında, Eski Dost ile olan mevzularda başımdan geçenlerle beraber ayrıntılı olarak anlatacağım.Adamın bu benim dikkatimi çekmek isteyerek az ilerideki köşeyi dönünceye kadar bu yürüyüşü yaptığını gördüm. Dikkatlice izlerken hemen yanımdan sarışın, 30 yaşlarında, benden biraz kısa boylu, bol kıyafetli bir bayan koşarak ve köşeyi dönen elemana doğru seslenerek gitmeye başladı. Ben bir şeyler döndüğünü anladım. Kadının koşarken ne yapacağını dikkatli izlerken gözümü dahi kırpmadan bekledim. Tam köşeyi döneceği sırada bana bakmak için arkasını döndü, hala baktığımı görünce hemen önüne dönüp rolüne devam etti. Bir süre sonra kayboldukları köşeden bir taksiyle beraber geldiler. Tam önümden geçerlerken tiplerine dikkatli baktım. Önümden geçerken ikisi de gülmeye başladılar. Ondan sonra adamı bir daha dikkatimi çekecek şekilde görmedim. Bayanı ise ondan birkaç hafta sonra otobüse bindiğim gün tam önümde gördüm. Evet; spor salonundan çıkarken benim yüryüşümü taklit eden, İsviçre çantasıyla geçen birinin arkasından yürüyen ve yaptığı hatayla beni kontrol eden, tam önümden geçerken manidar bir şekilde gülen bayan, birkaç hafta sonra, alakasız bir otobüste tam karşıma oturdu ve benle fazla göz göze gelmeden tıpkı ilk yakaladığım olaydaki gibi manidar hareketlerde bulundu. Bu arada spor salonu Üsküdarda iken, otobüs 500T idi. Tamamen alakasız, iki insanın o kadar süre sonra bir günün saati içerisinde denk gelmesi mümkün olmayan bir durum söz konusu yani.

Olay akışını epey bozup durumu açıkladıktan sonra K. İle buluşmamıza dönersek; muhabbette yeri gelmişken “Kanka ben dil öğrenmek istiyorum ya. İngilizce zaten belli bir seviye var. Almanca bir de Rusça ya da Japonca olarak Asya dili öğrensem gezgin işleri rahatça yapabilirim.” Der demez yanımızdan geçen eleman “Yes!” diye bağırıp yoluna devam etti… O akşam şöyle bir Eski Dost’un yazdığı siteye bakayım dedim. Huzurevleriyle ilgili bir yazı eşliğinde bizim K. İle yaptığımız muhabbeti ima eden yazı ve resimlerle bezeliydi. Hiçbir şey değişmemişti. Bu sitede PC’nin karşısında pipo içip film izlediğim bir günün akşamında pipolarla ilgili bir yazının yayınlanması gibi tacizleri diğer yayında ayrıntılı olarak anlatacağım.

 

ZİHİN KONTROLCÜLERİN ZAAFLARIMA, HAFIZAMA VE ÖZEL YAŞAMIMA YÖNELİK SALDIRILARININ BAŞLANGICI

Henüz telegram zihin kontrolünden haberdar olmadığım, etrafımdaki garip olayları, bariz takipleri, telefon dinlemelerini, koordine bir dans ekibini andıran bu koordine hareketleri çözmeye çalışırken bir olay daha oldu:

Kadıköy’de etrafımda malum olaylar şekillenirken öğle yemeği yemek için bir dönerciye girdim. Gayet merkezi konumda bulunan, işlek bir dükkan. Sipariş vermek için kasada görevli kızın karşısına geçtim. Günlüklerimde sık sık bahsettiğim, intikamını alacağıma yemin ettiğim, bu işin peşine düşmemin sebebi olan tek aşkımın, O’nun ikizi gibi bir kız.. Ama bu nasıl bir benzerlik.. Yüzü, saçı, gözleri, bakışı, konuşması, mizacı, hatta sesi… Bakın andırmak değil, bildiğin ikizi… Karşısında bir an ne diyeceğimi bilemedim. Elim ayağıma dolaştı. O’na bu kadar benzeyen birini karşıma çıkarmalarından mı dehşete düştüm? O’nun ikizi gibi olan birini görünce mi o kadar şaşırdım? O’nu hatırladığım ve O’nunla karşılaştığım hissine kapıldığım için mi dilim tutuldu? Suratıma istemsiz bir sırıtmanın geldiği, duygu fırtınası yaşadığım anları çok zor atlattım. Yemeği yerken göz ucuyla sürekli baktım. Zaten özellikle tam karşıma diğer çalışanlarla konuşup bir şeylerle ilgileniyor, sık sık bana bakıyordu. Kendi kendime “Zihninle oynamaya çalışıyorlar. O. çocukluğunun alasını yapıyorlar. O, o değil. Sadece benziyor. Kendine gel.” Gibi telkinler yaptım. Başka bir yerde çay içtim. Orada çevremde dönen tiyatrolarla, O’nu andıran ama daha az benzeyen kişilerle bu karmaşayı tetiklemeye çalıştılar ama zamanla normale döndüm. Karşılaşma ve sonrasında beni daha da heyecanlandırmak, kontrolümü kaybettirmek için elektromanyetik yollarla yapılan duygu manipülasyonlarından bahsetmiyorum bile

Yalnız o benzerliği bozacak şekilde çok dikkat çekici olan bir detay vardı: Kızın sağ ön dişleri yoktu. Konuşmasında ve gülmesinde belli oluyordu. Daha sonra bunu sağ beyin, sol beyin, duygu, mantık, diş sağlığı gibi şartlanmalarda sürekli kullandılar. Bu geyikten ileriki bölümlerde bahsedeceğim. Zihin kontrolünü fark ettiğim zamanlarda bunu hem O’nunla karşılaşmış olsaydım ne tepki verirdim bunun simülasyonunu yapmak için, hem de O’na benzeyen kişilerle karşılaşmam halinde sakıncalı hamleler yapıp yapmayacağımı test etmek için gerçekleştirdiklerini söylediler. Düşünce yoluyla tabi. Bu benzerlik olayını sonraki dönemlerde de sürekli yaşadım.

O dönercinin olduğu yerden haftada birkaç kez geçerim. Daha sonra 1-2 kez daha gittim, orada yoktu. Birçok kez dışarıdan kasanın olduğu yeri görmeye çalıştım. O kızı seçemedim.

Yani insanlara, en hadsiz, en etik dışı duygu manipülasyonlarıyla deneyler yapıyorlar. Düşük perdeden gönderdikleri bu telkinler ve resimlerle olayın farkında olmayan insanlar üzerinde kim bilir neler yapıyorlar… Şimdiye kadar kim bilir kimlerin hayatını bilgisayar oyunu gibi yönettiler, elektromanyetik saldırılara dayanıksız olan kim bilir kaç kişiyi deney zayiatı olarak kanser edip, hasta edip hayatını kararttılar. Ya da planları öyle gerektirdiği için doğal gözüken kazalarla vefat ettirdiler…

Haberi olmayan vatandaşlara bu olayı bağıra bağıra bu yüzden söylüyorum. Telefonum dinlense kime ne, gider dava açarım olur biter. Zaten yaygın olan bir ihlal… Ama bunu bilmek zorundasınız. Önlem almak ve karşı hamle yapmak zorundasınız…

Şunu düşünün: Olayların başlangıcından kısa bir süre sonra, defalarca önünden geçtiğim yerdeki dükkanda, O’na bu kadar benzeyen biriyle karşılaşmam, daha sonra onu bir daha görmemem, sonrasında yaratılan duygu manipülasyonları, anlattığım bütün işaretler, imalar… Birden çok kez karşılaştığım, en başta bana takip edildiğimi belli eden insanlar.. Bütün bunların bu kadar kısa sürede üst üste gerçekleşmesinin, bütün bunların tesadüf olmasının ihtimali nedir? O kız da ya onlar tarafından gönderilmiş biriydi, ya da “yapay kader” ile onunla karşılaşmam sağlandı. Ama bütün bu aşırı rastlantıları ve insanın insana benzerliğini hesaba katarsak onun da bir ıslıkçı olduğunu düşünüyorum.

YALNIZ BAŞIMA EVE ÇIKTIĞIM DÖNEMDE ZİHNİMİN OKUNDUĞUNU NASIL FARK ETTİM?

Şimdi gelelim telegram zihin kontrolünü nasıl şüphesiz bir şekilde fark ettiğime. Dediğim gibi, bu takibatı telefon ve sosyal medya, fiili takip (gangstalking) ve zihin kontrolü şeklinde fark ettim. Bunda olaylara aldırmamam, komplo teorisini andıran bu tarz meselelerden uzak bir dünyanın insanı olmak ve onların yaptığı zihin manipülasyonlarının etkisi oldu. Tamamen bilimsel düşünen, siyasi meseleler ile uzaktan yakından alakası olmayan, sisteme düşman, “Yeni Dünya Düzeni” gibisinden lafları gördüğü zaman cin görmüş gibi kaçan, tüyleri diken diken olan biri olarak bütün bunları kabullenmem, kafamda oturtmam kolay olmadı.

Her neyse; geçen yaz, etrafımda olup bitenleri çözümlemek, inzivaya çekilip yalnız başıma rahat rahat içip yazılar yazmak için apart tarzı bir eve çıktım. Tam benim amacıma uygun izbe bir evdi. Aslında daha uzun süre kalacaktım. Evin yakınındaki bir MYO’da ikinci bir üniversiteye bile kaydolmuştum. Fakat komşular tarafından yapılan garip hareketler, taşındığım ilk günler yaşanan olaylar, sokakta devam eden benzer tacizler, evi basıp duran sülükler, böcekler, evin içerisinde duyduğum fren, korna, sansür sesleri gibi şeyler yüzünden inzivamı erken bitirip ailemin yanına döndüm. O eve çıkmam aslında insan zihninin düşüncelerine, hayallerine, planlarına, hafızasına kadar görülebildiğini fark ettiğim kilit nokta oldu. Zaten büyük ihtimalle internette bakacağım ilanların sırası, tercihlerim, vs. bilindiği için ve sürekli manipülasyon yaşadığım için bir nevi yönlendirildim.

Eve çıktığım ilk gün alışveriş yapmak için yakınlardaki bir markete gittim. Ceplerimde para, kart ve anahtar var. Hatta markete kadar anahtarı elimde sallayarak girdim ve sonra cebime koydum. Nescafe stantlarının oradayken bir market görevlisi yanımdan geçerken cebimde bir his duyar gibi oldum. O an, şöyle düşünmeye yeten kısa bir an cebimi kontrol etme isteği duydum. Ama zihnimde bir uğultu, uyuşma gibisinden bir şey oldu ve cebimi kontrol etmedim, alışverişe devam ettim. Alışverişi rahat rahat yaptım. Eve geldiğimde ise anahtarın olmadığını fark ettim. Aklıma hemen market görevlisi geldi. Önce cebimi ve tüm poşetleri 2-3 kere kontrol ettim. Yolda da düşürmüş olabileceğimi düşünerek markete gittiğim yolu 2-3 kere gidip gelerek yerleri kontrol ettim. En sonunda markete girdim ve doğrudan durumu anlattım. Bulmadıklarını ve herhangi bir kayıp eşya olmadığını söylediler. Kasiyer ve market sahibi de yerlere bakarak yardımcı olmaya çalışıp yerleri aradılar. Ben de her yere bakarken çaktırmadan o elemanı yokladım. Marketin deposuna inmişti. İnip 2 dk sıkıştırsam mı dedim. Gerekiz bir hareket olacaktı. Eğer bir ıslıkçıysa istersem boşluktan yararlanıp burnunu kırayım, kafasını duvara vurayım hayatta konuşmazdı. Bana “Ne diyorsun sen. Ben yapmadım.” demeye devam eder, yine de ona o hareketi yaptırtana g.tünü vermeye giderdi. Gizli servisler böyledir. Küçücük çocukların beynini vatani, çok önemli görev yapıyormuş hissiyle yıkarlar. Oysa yaptırdıkları şey sivilin birinin anahtarını çaldırmaktır. Kendileri ise milli gelirden aldıkları pay kadar vatnasever geçinen şerefsiz zorbaların tekidir.

Yok eğer sıradan ve suçsuz bir çalışan ise o zaman al başına belayı.. Market sahibiyle beraber davalardan dava beğen…

Bir süre sonra depodan çıktı gezinmeye başladı. Hareketlerini incelemek için “Kardeş siz gördünüz mü ya anahtar falan?” dedim. Heyecanlı ve sesi titreyerek “Abi bulsam verirdim direk ya” dedi. Kızardı. Suçluluğu her halinden belliydi. Orada olay çıkartabilirdim. Peki bütün bunları düşünenler bu ihtimali düşünemeyecek mi?…

Siniri hala geliyor anlatırken. Bir de çalınan şey kart değil, para değil, özellikle anahtar. Bir hırsız o kadar şeyin arasından niye anahtar çalsın? Eve giremeyeceğim ve kilidi de değiştirteceğime göre…

İki sokak ötede bulunan emlakçıya gidip tanıdığı çilingir olup olmadığını sordum. Sonra çilingir geldi ve kilidi değiştirdi. Çilingirde de bazı gariplikler vardı ama zihin kontrolü sebebiyle de olabilir. Telefonda konuşurken “r”leri yuvarlayarak konuşan, kibar, Nişantaşılı bir izlenimi varken; yanıma geldiğinde tam tersi mizaca sahip, eski özel harekatçı olduğunu söyleyip çilingirliğe yeni başladığını söyleyen, sakallı makallı bir tipti. Sonra para çekmek için ATM’ye gittim. Parayı öderken bu sefer yine o kibar konuşmasını yaptı. Emlakçıyla da gitmeden önce benzer bir durum yaşadım. Bu olaylar esnasında dükkanda iki dakika dinlen diyerek bana sigara ikram etti ve sohbet etmeye başladık. Bana pek inançlı olmadığını ima eden, camilerle imamlarla yaşadığı komik olayları anlatmaya başladı. Pek namazında niyazında olmayan, hatta biraz konu hakkında okuduysa inançsız olabilecek birisi. Sonra tabi samimi olduk.

Evden ayrılırken veda etmek için yanına gittiğimdeyse bilgisayardan Kur’an açmış ve dinliyordu. Gözümün içine sokarak değil de öyle rutin bir şekilde, normal bir sesle. Olayı çözemedim, fazla üzerine düşüp sormadım da. Ama bu da garipti.

Bu olaylardan sonra yaşadığım sinirli duygu durumunun manipülasyonunu da yaparak birkaç gün boyunca çilingir, anahtar, gibi kelimeler üzerindne bıkmadan usanmadan psikolojik tacizler yapıldı. Bunları o zamanlar ben farkında olmadan elektromanyetik yolla ve çevremdeki insanların konuşmaları aracılığıyla yapıyorlardı. Yaratmaya çalıştıkları oyun ise basitti: Etafımdaki herkese karşı zor kullanarak olayları ortaya çıkarmaya çalışacağım. Tehditler, şantajlar, dedektifçilikler içeren iki ucu b.klu bir yola gireceğim. Böylece onları ortaya çıkartma ihtimali sıfıra düşecek. Çıkartsam bile ben de onları ifşa edemeyecek kadar b.ka batmış olacağım. En baştaki yeşil, inşaat, işçi örneği gibi burada çilingir ben oluyorum, kilit de çevredeki insanlar oluyor. Tabii ki hemen hemen hepsi masum ve zihin kontrol altında olan siviller…

Ama fevri bir harekette bulunmadım. Düşünün, etrafınız böyle sarılmış, çevrenizde tiyatrolar dönüyor, sanki çok önemli biriymişsiniz gibi sizi takip edip duran insanlar var. Bu iş bir yere varmalıydı…

O günün akşamı ise çok garip bir şey gerçekleşti. Çilingire verdiğim yaklaşık 100 liralık paraya acıyıp dolanırken, akşam ATM’ye baktığım zaman bakiyedeki miktarın eskisinden 100 lira fazla olduğunu gördüm. Evet; defalarca kontrol ettim, hesapları inceledim, tekrar tekrar yanlış mı hatırlıyorum diye hafızamı yokladım. Ama bakiyede bildiğiniz 100 lira fazlalık para vardı. Çilingire boşa harcanan paradan kurtulmuştum. Ayrıca çevirdikleri oyuna gelmediğim, bir şeye bulaşmadan olayı çözdüğüm için cebimden çıkan parayı kendilerince telafi etmişlerdi. Param azdı ve hiç hesapta olmayan bir yere gitmişti. dolayısıyla bankayı arayıp “Benim hesabımda fazladan 100 lira para var.” diyemedim. Zaten yapmaları gereken bir telafiydi. “İyi bari” diye düşünerek hafif bir rahatlamayla eve gittim.

Diğer olaylar belli olmaz ama bankadaki para miktarının fazla olmasının kanıtlanamayacağını, yani benim imkanlarımla böyle bir şey olmadığını biliyorum. Ama bu olay, daha doğrusu olaylar zinciri gerçekleşti sevgili okurlar, daha fazla ne diyebilirim ne yapabilirim bilmiyorum.

Günlüklerimde de “Biz dostuz.” “Mahremiyet bizim için önemli değil.” “Yaptıklarını görüyoruz ama umrumuzda değilsin.” gibi telkinler yaptıklarını söylemiştim. Bu telafi ve sonrasında işkenceyle beraber yapılan çeşitli gönül alıcı çalışmalar; telegramcıların beni bir şekilde yanlarına çekmeye çalıştıklarını, telegramcı olmasam bile VARLIĞINI BİLEN AMA İNKAR EDEN BİRİ olmamı istediklerini gösteriyor.

Evet; yeryüzünde böyle yüzlerce insan var sevgili okurlar ve TI’lar. Aynı işkencelere maruz kaldığı, sizin benim kadar telegramın esiri olduğu halde ama korkudan, ama menfaat beklentisinden dolayı zihin kontrolü iddialarını deli olmakla suçlayan, kesinlikle böyle bir şey olamayacağını iddia edip araştırma, olayın üzerine gitme için yararlı olacak köşeleri kapatan alçak, dalkavuk, hain, haysiyetsiz yetkili-yetkisiz birçok insan var etrafımızda…

Bir de yan apartmandan gelen sürekli bir telefon sesi vardı. Ama 7/24 durmadan. O iki kere çalan tipik ev telefonu seslerinden, hiç kesilmeden geliyor. En başlarda aldırmasam da eninde sonunda dikkatimin oraya yönelmesini sağladılar. “Bu ne ya?” diye masumane bir şekilde sorarken kısa sürede bir Çin işkencesine dönüştü. Gündüzleri evde bir şeye odaklanamamaya başladım.

Bu hareketli olayların gerçekleştiği zaman periyodunda gerçekleşip duran bir durum daha vardı. Evim sürekli sülükler ve böcekler tarafından taciz ediliyordu. Evet, bildiğiniz insanı evden soğutan bu hayvanlar tarafından. Mesela bir gün; çevremde olan tacizlere dayanamayıp etrafta kimin onlardan kimin masum olduğunu bilmeden yanlış bir hareket yapmak yerine eskiden yaptığım numarayı yapmak için telefonu elime aldım. Birine sinirlenmiş gibi telefonda konuşuyormuş gibi küfürler etmeye başladım. “Ben evimde güzel güzel yaşayıp, okuluma işime bakıp kendi hayatımı kurmak istiyorum, uzak durun. Sınırları geçtiğiniz anda a……” gibi konuşmalar yaptım. Hem telegramcıların duyması için, hem de etrafımdaki olası ıslıkçılara bir güzel giydirmek için.. Sınırları geçtikleri için bugünkü faaliyetlerimde bir bütün olarak o dediğim lafı yapıyorum zaten.

Neyse; o akşam eve gittiğimde evin tam ortasında, olası en abes yerlerden birinde irice bir sülük geziniyordu. Epey büyük ama… Tabii sinirli bir şekilde sülüğü dışarı atıım. Evdeki olası bütün delikler, o uyuşuk hayvanın oradan girip evin ortasına, o temiz, nemden eser olmayan kısma gelebileceği yerleri, gelmesine sebep olabilecek şeyleri kontrol ettim. Hiçbir şey yoktu. Eve birilerinin girdiğinden şüphelendim. Sonra ben önümdeki iğrenç işle meşgul olduğum halde aklıma resim halinde öğlen yaptığım sahte telefon konuşması geldi. Ardından anlam veremediğim bir umutsuzluk, depresyon hissi beni sardı. Aynı anda yan bahçede bulunan köpek acı acı ulumaya viklemeye başladı. Yapay bir şey olduğu o kadar belliydi ki; evden bir sülüğü attım diye evim yıkılmış ya da değerli bir şey çalınmış gibi bir ruh haline girmiştim. Tabii ki duygu manipülasyonuydu. Kısa süre sonra aslında o ruh halinde olmadığım için geçti zaten.

Daha sonra bu sülükler balkonda sürekli belirmeye başladılar. Sülükler tarafından istila edilmiş balkonu gördüğüm zaman bir ara “Sülüklügöl” lafını zihnimde duyar gibi oldum ama bir anlam veremedim. Sülüklere küfrederken böyle bir şey nasıl aklıma gelmişti? Herhalde su birikintisinde uyuşuk uyuşuk gezinen sülükleri görünce aklım bir espri üretti diye iç güdüsel bir tepki verdim sonra hayvanları oradan temizleyip balkonu kuruladım. Balkonu kuru da tutsam, temizlesem de sürekli geliyorlardı. Güneşe yönelen ayçiçekleri gibi anlamsız bir şekilde her akşam beliriyorlardı. Evin durumu, tesisatındaki herhangi bir sorun ilaçlamayı, önlem almayı gerektirecek bir sorun oluşturuyor olabilirdi evet. Ama bu hayvanlarda garip bir şey vardı. Davranışları kontrol ediliyor gibiydi. Henüz açıklayamadığım bazı uyumlar ve tesadüfler mevcuttu.

Mesela birinde; balkondaki sülükleri torbaya doldururken tam içeriği gireceğim sırada kapının üst kısmından bir tanesi yere düştü düşecek şekilde salınmış bir şekilde duruyordu. Kafamı kaldırmamla eş zamanlı olarak gözümün önünde yere düşüverdi. Nerdeyse suratımın ortasına düşüyordu. O sinir ve adrenalinle okkalı küfürler eşliğinde onu da aldım, kapıyı kapattım üzerindeki asma kilidi kapattım. Sonra baktım ki asma kilidin anahtarı çalınan anahtarlıktaydı. Anahtarı bulunmayan bir kilidi kapatmıştım ve balkon öyle kalmıştı. 2-3 gün sonra bir çekiçle kilidi gıdım gıdım kırarak açmak zorunda kaldım. Sonra da yeni bir kilit alarak geir kalanı hallettim. Burada garip bir şey vardı. Dışarıda üst üste yaşadığım zorbalıkların ve garip olayların etkisiyle ve şimdi emin olduğum zihin kontrol desteğiyle hayvanların hareketleri dikkatimi çekmeye başlamıştı. Sülükler sanki bana sürüngenlik yapmak ister gibi ortaya çıkıp duruyorlardı. Pusu kurmuş gibi hiçbir yerime değmeden milimetrik farkla yere düşüveriyor, anahtarı olmayan bir kapıyı kapatmamı sağlıyordu. Supernatural gibi dizilerde insana şanssızlık getirdiğine iddia edilen Pandora’nın Kutusu’nu açmış gibi üst üste felaketler yaşıyordum.

Bir de giriş kapısına gitmeden apartman katında bir hamam böceği vardı. Ne zaman merdivenlerden aşağı inip sensörlü lamba yansa, o böcek önümden hıphızlı geçip başka bir kapının altına saklanarak gözden kayboluyordu bu. TI’lar bilir. Hani siz tam bir yere girerken başkası kapıyı kapatıyor olur. Aynı yerdeki elektrik direği siz tam geçerken her gün birdenbire söner. Eve girerken komşunuz da eve ya girmekte ya çıkmakta olur ya, işte onun aynısını insanlar yetmiyormuş gibi bir de hamam böceğiyle yaşıyordum. Çocukluğumdan beri hamam böceklerine karşı garip bir ürperti duyarım. Gördüğüm zaman öldürsem bile bir süre o ortamda duramam, tüylerim diken diken olur. Bu şekilde ufak çaplı ama psikolojik bir baskı uygulamaya çalıştılar.

Evin içinden gelen korna, fren, sansür gibi seslerin ilki de burada yaşandı: Evde yan kısımda merdiven altının olduğu kısımdan oluşan depoluk bir bölme vardı. Orayı defalarca kontrol ettim, aman sakıncalı bir şeyler olmasın diye. Akşam vakti olağan bir şekilde evde otururken tam o taraftan “Vik vik” diye bir fare sesi geliverdi. Uydurma değil, sanı değil, o ses oradan gerçekten geldi. Asıl dehşet verici olan, öncesinde bunlar hakkında sürekli “korkak fareler, fare bunlar, deliklerinden çıkınca hemen ölürler” gibi şeyler düşünmüş olmamdı. “Aha bir de fare çıkacak şimdi” diye eğilip ilerleyerek boşluğu kontrol ettim. Hiçbir şey yoktu… Bu da bir insana evinde kısa mesafeden yarattıkları hayali seslerle yaptıkları tacize bir örnektir. 15-20 dk sonra evin yanında bulunan parka hava almaya ve blog yazmaya çıktım. Parkta çalışırken iki tane çocuk saklambaç oynar gibi hareketlerle yakınımda bir süre oyalandılar. Biri uzaktaki bir arkadaşına “Özür dilerim” diye bağırmaya başladı. Hemen yanıma yere baktım. Yerde tıpkı fare kemirmesi gibi uçtan deforme olmuş bir sigara paketi duruyordu… İlk günlerde yaşadıklarım aynen devam ediyordu yani. İşteyken, bir yerde otururken, yürürken, nerden geçersem geçeyim, yanımda insan varsa böyle şeyler yaşanıyordu.

Bu sülük, böcek, fare gibi olaylarda son şey ise duşakabinin altından yine zamanlamalı bir şekilde çıkan yavru sülükler idi. Bir taraftan “Böyle evin ben…” diye gülerken bir taraftan olağandışı bir şeyler olduğuna emindim. Her yeri kontrol edip evden çıktığım günlerden bir gün telegramcılar bu sülük olayıyla da dalga geçtiler. Gece eve girerken yoldan düz devam eden bir kişi diğerine “Nereye gidiyorsun sen yavru kurt” diye bağırdı. Eve girdikten sonra bakatım, balkon kapısının orada iki tane yavru sülük dışarı çıkmaya çabalıyor.

Evin hemen yanındaki bahçede siyah bir köpek vardı. Yabancı, insanlara pek alışkın olmayan yabani bir köpekti. İkinci katta oturan sahipleri doğru düzgün hayvanla ilgilenmek için inmiyordu bile. İple yukarıdaki balkona uzanan bir kova vardı. Galiba yemek su gibi şeyleri öyle hallediyorlardı. En başlarda ne zaman balkona çıksam bana saldırma için çıldırıyordu. Bahçeyle balkon arasındaki duvar yüksekti. Ön patileriyle oradan tırmanmaya çalışıyordu. Sonra yavaş yavaş varlığıma alıştı ve daha uysal hale geldi. Komşularla rastlayınca kısa bir tanışma faslı yapmıştık. Tanışma da “Sen mi oturuyorsun burda?” “Evet teyze merhabalar” “Haa bileyim de ona göre…” şeklinde…. Eşgal belirleme faslı.. İlerleyen günlerde köpek ortadan kayboldu. Genelde dışarıda olduğum için sahiplerine de rastlayamadım. 10-15 gün sonra geri geldi. Ama bu sefer evin balkonunda duruyordu ve daha sessiz, çelimsizdi. Komşuyla rastladığım zaman manalı bir bakışla “Zehirlediler çocuğumu.” Dedi. Şaşırdım. “Geçmiş olsun” falan dedim. Ama “Benden şüpheleniyorsanız ben bir şey yapmadım.” Diyemedim. Bahçede sahipleriyle benden başka köpekle temas edecek biri yoktu. Büyük ihtimalle diğer girişlerden köpeü uygun bir zamanda zehirleyip beni komşuların gözünden düşürmeye çalıştılar. Ya da olay tamamen düzmeceydi, iftiracı durumuna düşmek istemiyorum. Ama neyse ki hayvan zamanla iyileşti. Bütün bu olayların gerçekleştiği periyotta bu köpeğin yukarıda anlattığım sülük olayında olduğu gibi düşüncelerim ve davranışlarımla uyumlu hareketler gösterdiğini tespit ettim. Bazen oturup iş planı yapıyordum, şuradan şu kadar lira buradan bu kadar lira diye, kudurmuş köpek gibi havlayıp duvarları tırmalıyordu. Güzel ve akıcı bir yazı yazıyordum, bahçede kendi kendine pıt pıt pati sesleri gelecek şekilde sabit hızda tur atıyordu. Akşam iki bira alıp O’nu düşünüyordum, bir şeyler karalıyordum. Köpek ağlamasını yani o ulumalı viyaklamalı sesi çıkarıyordu.

Gerçekleşen bütün bu olaylarla beraber hemen hemen her gün dışarıda beni takip ettiğine şüphelendiğim biriyleriyle karşılaşıyordum. Mesela otobüsteyken karşıma oturan birisi uzun bir süre, ben otobüsten inene kadar taa başından beri anlattığım kaşınma, burunla oynama, belirli mimikler gibi hareketleri yapıp durdu. Göz ucuyla sürekli bana bakıyordu. “Beni izliyor musun?”, “Ben buradayım.” der gibi. Dışarı doğru baktığınız zaman ışıktan dolayı otobüsün iç kısmının bir yansıması gözükür ya; kafamı çevirdiğim zaman oradan da bana bakıyordu. Otobüs yolculuğunun bir kısmı bu satılmış şerefsiz evladıyla geçti. Tipini soracak olursanız; beyaz gömleki, kremimsi ya kumaş ya keten bir pantolonu vardı. Gömleğinin cebinde kırmızı paketli bir sigara vardı ama markasını hatırlamıyorum. Biraz uzun suratlı, köşeli gözlüklü, yeni tıraş olmuş, beyaz tenli, saçları siyah, normal, hafif taranmış ve pırasa gibi çıkan biriydi. Siması eski FEM, Anafen, türlü cemaatçi yerlerde görebileceğiniz o mıymıy, o köşeli gözlüklü, ağzından bıçakla laf alabileceğiniz, kişiliksiz, silik bir cemaatçi olduğunu 100 metre öteden belli eden, tüylerinizi diken diken eden, gözlüğünün ve ince bıyığının arkasından bütün iğrençliğiyle sırıtan etiket bir tip vardır ya, aynı öyleydi. Bunları takım elbise giymiş, üst dudaktan bıyık bırakmış ve nedense mutlaka köşeli ve kalın çerçeveli bir gözlüğü olan versiyonuyla TV’lerde de bol bol görebilirsiniz. Yani bu şerefsiz tipik bir FETÖ simasıyla geldi karşıma oturdu ve uzun süre beni rahatsız etti. Bir ara yer sormak için benimle konuştu bile. Normal bir şekilde cevap verdim. Otobüsten önce ben inerken iyi akşamlar dedim. Birkaç saniye manidar bir şekilde baktı baktı ve sadece dudaklarını okuyarak anlayabileceğiniz bir ses tonuyla zoraki bir iyi akşamlar dedi. Daha sonra bu dallamayı okul arkadaşlarıma Beşiktaş’ta telegramı anlatmaya karar verdiğim gün Kadıköy vapurundayken ve Kadıköyde bir arkadaşımla oturduğumuz kafeden çıkarken kapıda yanımdan geçerken de gördüm.

Çok iyi hatırladığım bir olay da Beşiktaşta bir yerde otururken gerçekleşti. Yine köşeli gözlüklü, takım elbiseli, pek etrafına bakmayan, beyaz tenli bir tip. Ama aynı kişi değillerdi. Bu anlattığım biraz daha kalıplı ve uzun boyluydu. Yüz hatları da zaten çok farklıydı. Karşı masada tam karşıma oturdu. Gazete okurken, önündeki çay poğaçayı yerken, etrafı toparlayıp kalkarken tıpkı otobüsteki kız ve diğerleri gibi bire bir tüm hareketlerimi taklit etti. Yalnız bu taklit diğerleri gibi bir iki hareketi görüp de aynısını yapmak değil. Bir tiyatrocunun ya da ne bileyim bu tarz sanatlardan, taklit etmek veya kılık değiştirmekten anlayan birinin yapabileceği şekilde bir şeydi. Zaten ben geldikten en fazla 2-3 dakika sonra kalktı gitti.

Daha sonra anlattığım bu köşeli gözlüklü, sarışın, dişleri telli ya da telsiz, şişman ya da zayıf, esmer ya da beyaz tenli gibi gözüme takıla şeyleri kullanarak çevremde herkes tarafından takip edildiğimi sandığım dönemde yüz hafızama zarar vermek, etrafımda birilerinin kılık değiştirerek beni takip ettiğine inandırmak gibi çalışmaları oldu. Amacı size kafayı yedirmek ve eve kapanmaktan ya da cinnet geçirip rastgele birine saldırarak küçük düşmenizi sağlamaktan başka bir şey olmayan, yapanı idam edilesi bir zihin kontrol taktiği. Ayrı bir başlık açarak yüz hafızası meselesini de anlatacağım.

Eve çıktığım dönemde gerçekleşen bir olay da müzik dinlerken yaşadığım hayaller ve görülerle ilgiliydi. Zihin kontrolünün ilk aşamasına bunu da yapmışlardı. Bir lucid rüya ya da duru görü kadar olmasa da müzik dinlediğiniz, gevşediğiniz zamanlarda gözünüzün önüne getirdiğiniz hayalleri düşünün. Herkesin yaptığı gibi bir imgeleme. Olmasını istediğimiz şeyler, hayallerimiz gözümüzü kapattığımız zaman renkli birer imge olarak gözümüzün önüne geliverirler. O zamanlar; zihin kontrolünün düşüncenizi görmenin, zihininizi okumanın yanında hareketlerinizi ve kararlarınızı da kısmen manipüle edebildiğiniz bilmediğim için bazı şüpheli durumlar yaşamıştım. Manipülasyonlar genelde voice to skull yoluyla yapılır. Mesela vapurun arkasına otururken zihninize “Müzik dinle” diye bir ses geldi diyelim. Fikir sizin de hoşunuza gittiği için alıp kulaklığı müzik dinleyebilirsiniz. Beyniniz bu telkini kabul eder. Ama bu olay açıp ders çalıştığınız zaman veya keyfiniz olmadığı zaman yapılırsa beyniniz anlamlandıramadığı bir ses duymuş olur. En fazla “Ya takıp kulaklığı biraz dinleneyim sonra mı çalışsam” gibisinden bir irade sorunu yaşarsınız o kadar. Zihin kontrolünün hareketlerimizi etkilemesi kabaca bu şekilde işler. Ama çok daha detaylı ve uzmanlarca yapıldığı için farkında olmayan insanlar için tehlikeli olabilir.

İmgeleme mevzusuna dönecek olursak, vapurdayken, evdeyken müzik dinlediğim zamanlarda bazen gözümün önüne çeşitli imgeler getiriyordum. Gözüm kapalıyken tabi daha rahat oluyordu ama gözüm açıkken de yapabiliyorum. Bugün yazarken bazı resimleri onların gönderip benim onları tamamlamamı beklediklerini şimdi anlayabiliyorum. Ama böyle karışık bir şekilde ilerlemiş işte. Çevrem müzik sırasında yaptığım imgelemelerle uyumlu reaksiyonlar gösteriyordu. Mesela gözümde daha iyi canlandırmak için bir savaş sahnesi imgelediğim anda dışarıdan “pat pat pat” silah sesleri geliyordu. Ülke ülke gezdiğim, adı sanı bilinmeyen bir gezgin olduğumu düşündüğüm anda önümden seyahat çantalı, uzun saçlı uzun sakallı gezginler geçiyordu, gibi…  Buradan çıakrtılacak sonuç, etrafımdan geçecek olan siviller planlı bir şekilde orada olduğu için, zaaflarımı bilerek zihnime çeşitli imgeler gönderdiler ve benim onları yürüyüş, seyahat, savaş, doğa, doğal yaşam gibi çevredekilerle uyumlu imgelerle tamamlamamı beklediler… Aslında bu; zihin kontrolcülerle hem sembollerle hem de doğrudan iki insan gibi konuşmaya başladığım şey oldu. Bundan sonrasında hem hastalıklı tacizleriyle, hem bilinçaltının derinliklerine inip korkularınızı ve güçlerinizi ortaya çıkartarak yaptıkları deneylerle zihin kontrolünün nasıl işlediğini kendi üzerimde gözlemlediğim sürecin başlangıcı oldu.

Bütün bunlar hem bir TI’nın nasıl adım adım kıskaca alındığına, hem de elektromanyetik silahlarla hayvanları da kontrol etmenin mümkün olduğunun göstergesidir.

Eve birilerinin girdiğinden şüphelenmem üzerine bu ihtimali hep aklımda tuttum. Günlerden bir gün baktım ki raflardaki kitapların yerleri fark edeceğim şekilde değiştirilmiş. Artık kesindi. Birkaç kez uyuyormuş gibi durdum, evden her zaman çıktığım saatlerde çıkmadım, birilerini enselemeyi denedim ama olmadı. Ayrıca ev içinde çıkan sesler için her yerde minik elektronik cihazlar falan da aradım, bulamadım… O zamanlar sahip olduğum bilgi birikimi bu ihtimalleri aklıma getiriyordu. Zihin kontrolünden haber yoktu tabii..

Tabii bütün bu olaylar sırasında dışarıda O’na dair yapılan psikolojik tacizlerden bahsetmiyorum bile…

Yaşadığım tüm bu sürüngen saldırılar sırasında zihnime rüyalar, tacizler ve işkencelerle yerleştirdikleri bazı şartlanmalarla oldu. Bunu sağ beyin, sol beyin, sol beynin analitik ve mantık, sağ beynin yaratıcı ve sanattan sorumlu olması gibi bilgiler üzerinden yaptılar. Bir rüyamda “Beynin sağ ve sol loblarının işlevlerini, birinin bunlar hakkında konuştuğunu hayal meyal hatırlıyorum. Sonra dışarıda otobüs beklerken aniden gözümün önüne O’nun resmi geliyor. Tam o anda yoldan geçmekte olan biri “Sola, sola…” diye avazı çıktığı kadar bağırarak geçiyor. evin oradaki parkta oturup çevreci, ekolojist bir deneme yazarken “Sağ parlıyor maşallah” diye bir ses duyuyorum. Aynı şekilde yenilenebilir enerjiyle ilgili bir inceleme yaparken başının sol tarafını kaşıyan insanlar, sahilde bira içip düşünürken sağ taraf, sağ beyinle ilgili gözümün içine sokarcasına tacizler.. Bu da böyle sürüp gitti. Ne zaman ki bu bende bir tik oldu, istemsiz tepki vermeye başladım. O zaman O’na ve başka zayıf yönlerime dair yaptıkları saldırılardan hemen sonra “solla düşün, mantıklı düşün” gibi normal gözüken ama sinir krizlerine sokan saldırılar devam etti. Yani önce küfür ve tacizi yapıyorlar, sonra mantıklı düşünmeniz için telkinde bulunuyorlar. Bariz alaya alan bir yöntemle sizi zihninizle oynamaya çalışıyorlar. Karşı karşıya oturduğum arkadaşlarımı bile çeşitli kaşıma, ovuşturma, konuşmalarında anahtar kelimeleri kullanarak bahsettirme gibi mimiklerle manipüle ediyorlardı. Bu durum az önce anlattığım böcek köpek olaylarından sonra başladı ve zihnimin görüldüğünü fark ettiğim zamanlarda yaşandı. Aylarca etkisi devam etti, neyse ki şimdi kurtulmuş durumdayım.

İnzivaya çekildiğim ev ile aileme gidip gelirken 15 Temmuz darbe girişimi oldu. Bu esnada hem çevremde olup bitenleri incelemeye çalışıp, hem de bunu yapan canavarların darbe girişiminde payları olup olmadığını kestirmeye çalıştım. O sıralarda düşünmeye çalışırken bazı gariplikler olduğunu söylemeliyim. Ama tabii daha zihnimin görüldüğünü fark etmediğim zamanlar olduğu için bunu şimdi söyleyebiliyorum. Ayrıca etrafımda ıslıkçı olarak tabir edilen faaliyetler azalmıştı. İşkencecilerin kendi aralarında ne olup ne bittiğini tabii ki söyleyemem ama birazdan bahsedeceğim gibi bu olayın tüm iş adamlarına, başbakana ve cumhurbaşkanına dahi uygulanıyor olması FETÖ’nün temizlenememiş pisliklerinden olma ihtimalini ağır bastırıyor. Ya da FETÖ’yü bile harcayabilecek, FETÖ’nün emir aldığı kişiler olma ihtimalini… Bunu şimdilik bırakalım da telegramcıları ve onlara yardım yataklık eden bütün o… evlatlarını enseleyecek olan görevliler teşhis etsin.

Temmuz sonu-Ağustos başı gibi en önemli olaylardan biri gerçekleşti: Zihnimin, düşüncelerimin görülebildiğini fark ettim. Daha önceki insan davranışlarını tahmin ettikleri düşüncemin yerine net bir şekilde düşüncelerimin görüldüğü şüphesi ağır basmaya başladı. Bu olayı da anlatıyorum:

Zihin kontrolünün benimle yakınlaşmasından önce gerçekleşen bir siber vakayı tekrardan ve ısrarla aktarmak istiyorum:

Evde tablet elimde salonda oyalanırken, açık olan pencereden büyük bir böcek içeri girdi. Vantilatöre çarparak sersem bir şekilde yere düştü. Ben böcek aniden girince bir de büyük olunca “O ne ya o böcek öyle” diye bir ünlem eşliğinde böceği alıp atmak için kalkmak zorunda kaldım. Tablette o sırada google açıktı. Böceği alıp dışarı attım. Tableti tekrar aldığım sırada Google arama çubuğunda “O ne öyle o böcek ya” şeklinde söylediğim ünlemin aynısı yazıyordu. Evet arkadaşlar; bu olayı kanıtlayamam malesef. Geriye kalan tek ihtimal ise benim yalan söylemem oluyor. Eğer ki bunu düşünmüyorsanız, ayağa kalktıktan sonra söylediğim sözlerin tablette yazıyor olmasını nasıl açıklayacaksınız? Sanki söylediğim şeyi algılayıp yazıya döken bir program varmış gibi böyle bir olay yaşadım. Savcılığa telefon dinlemesi ve siber takip sebebiyle yaptığım başvuruda bunu da ekledim fakat soruşturma devam etmedi. Savcılığa verdiğim dilekçenin süreciyle ilgili çektiğim videoyu da buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Zihin kontrolüne dönelim: Tek başıma çıktığım ev macerası boyunca benzer olayları yaşarken, arada sırada şüphelendiğim bir şey oluyordu. Akşamları evde kitap, yazı gibi işlerle uğraşırken dışarıdan anlamlı, ama insana bir o kadar deli saçması gelecek şeyler oluyordu. Çalışırken aklımdan geçenlerle uyumlu bir şekilde bir korna sesi veya bir çekiç sesi geliyordu. Mesela yazacağım cğmleyi beğendiğim zaman, daha önce yazdığım bir cümleyi silmeye karar verdiğim zaman gibi… Ama bu o kadar ritmik ve dikkat çekiciydi ki; bir de üzerine yaşadığınız olaylar eklenince, elinizde olmadan şüpheleniyordunuz. Hem de bu dışarıda onlarca insanın arasında tepkimin kestirilebileceği, olayları sıkı takip ve ustalığa yoramayacağınız bir şeydi. Evde yalnızdım ve dışarıdan gelen bir ses benim aldığım kararlarla uyumlu bir şekilde destek veriyordu. Tabii o zamanlarda zihin kontrolcülerin farkında olmadan bende o korna, fren, açma kapama, çekiç sesleri gibi şeyleri fark ettirecek şekilde alınganlık hissi verdiklerine de şimdi emin olabiliyorum.

Günlerden bir gün gece yattığım sırada düşünürken de bu devam etti. Sonra zihnimin görüldüğü düşüncesinden ötürü aklıma şöyle bir deney geldi: Yazıyı gözümde canlandırarak “Aklımdan geçenleri mi görüyorsunuz?” yazılı bir tabela imgeledim. Birkaç saniye bunu sürdürdüm. O çekiç sesi bir anda kesildi. Gözümün önüne yaptığım imge geldi ve hepsinden kuvvetli bir çekiç sesi “Pat” diye gecenin sessizliğinde yankılanıverdi.

Evet; gerçekten tesadüf olamayacak, bir o kadar da inanılmaz, gerçek olacağına kendimin bile inanmayacağı bir durumdu. O olaya aklımdaydı ama yine de fazla umursamadım. Caddeden geçen dolu araba var, bir tadilat olabilir. Her şeye rağmen yanlış anlaşılma ve tesadüf olabilir… Düşünce okuma da ne demek, böyle bir şey mümkün olabilir mi?…

Derken kısa bir zaman sonra T. İle Bolu Sülüklügöl’e gitttik. Sülüklügöl ve çevresini gezeceğimiz şekilde spontane bir yolculuğa çıktık. Göle doğru yürüyüşe başlayacağımız yere kadar her şey o zihin kontrolü olduğunu hala kestiremediğim rastlantısal gözüken kasti hareketlerle devam etti. Dokurcun’da dinlenmek için oturduğumuz bir çaycıda iyice şüpheli bir durum gerçekleşti:

Sipariş vermek için oturduğumuz sırada içerden bir bayan çıkıp siparişlerimizi aldı. Yaşı gençti, alımlıydı, çevredeki köylülere hiç benzemiyordu. Şehirli bir giyimi vardı. Yürüyüş şekli, mimikleri tıpkı Kadıköy’de maruz kaldığım ilk takiplerde olduğu gibi beni taklit eder şekildeydi. Üzerindeki t-shirt’te de Fransızca “No photograph s’il vous plait” yazıyordu. Zayıftı. Kumrala yakın sarışın ve hafif dalgalı saçları vardı. Suratı hafif köşeli ve buğday tenliydi. Hafif kaşları çatık, ciddi ve oturaklı bakışları vardı. T-shirt’ü açık kahverengi ile gri arası bir renk iken, altındaki eşofman siyahtı. Eşofman paçalarının yukarıda olması ve tepsideki siparişleri masalara bırakmak için öne eğilirken dikkat çeken dinginliğinden ve epey göze çarpan bel çukuru ile kalça çıkıntısından bacaklarının gövdesine göre daha uzun olduğu, sağlığına dikkat eden zinde bir insan olduğu belliydi. Siparişleri getirdiği zaman kısa bir sohbet ettim. Buranın yabancısı olduğunu belli etmek isteyen ve benim onu biraz daha çözmemi bekleyen bir tutumu var gibiydi.

Oradan kalktığımız zaman, derenin üzerinden geçtiğimiz küçük bir köprüde park etmiş bir 4×4 vardı. Plakası yabancıydı. Üzerinde İsviçre bayrağı vardı. Belki o bayanı getiren ciptir. Belki başka bir şeydir ama onun da kasabaya bir iş için geldiği belliydi. Bu İsviçre geyiğini de takip edildiğimi fark etmeden önce internette yaşadığım olayları anlatırken açıklayacağım. Sadece dikkatimi çeken bir tesadüf vardı: Sabahtan beri oturduğumuz her yerde çevremizde bulunan sarışın bir garson kız vardı. İstanbul’dan dönüşe kadar. Hepsi gayet normal insanken Bolu’daki bayan davranışlarıyla epey dikkat çekiyordu. Ayrıca; T. ile Kadıköy’de sürekli oturduğumuz yerde bu garson bayan tekrar karşımıza çıktı. Evet; neredeyse rotamızın hiç şaşmadığı, bütün çalışanlarını bildiğimiz yerde bir günlüğüne Bolu’daki sarışın bayan bir günlüğüne beliriverdi. Bu sefer beyaz bir elbisesi ve yanlış hatırlamıyorsam kırmızı bir eteği vardı ve sol yanağında büyük bir çizik vardı. Saçlarını biraz daha değiştirmişti ama tanımamak imkansızdı. Çeşitli şüphelerim olduğu için hiç bozuntuya vermedim. Kız uzaklaştıktan sonra T.’ye durumu söyledim. Epey heyecanlı ve gergin bir şekilde “Yok ya o değil sanki” gibi bir şey söyledi. İyi ki de daha fazla bozuntuya vermemişim, gelecek olayları daha ayrıntılı bir şekilde yazıya dökeceğim.

Neyse; sonra göle doğru yürümeye başladık. Sülüklügöl hayli yukarıda, tepe tırmanmanız gereken bir yerdedir. Yol boyunca ilginç şeyler olmaya devam etti. T. Bana orman yangınlarından, çevre katliamlarından bahsettiği sırada yukarı doğru çıkan yolun eşiğinden yakılmış bir çöplük, uzaktaki manzarada da bir HES gözüküverdi. Konuma zamanlamasıyla önümüze çıkan şeyler oldu. Mesela yolun biraz daha ilerisinde T. Böceklerle ilgili bir şeyler söyledi, ben de az önce gelen bir böcekle ilgili “Az daha gel ağzıma gir diyecektim.”  diye espri yaptım. T. Bana peygamber böceklerinden bahsetti. Üzerinden 1-2 dk. Geçti peygamber böceği değil ama helikopter böceğine benzeyen bir cins geldi ağzıma girmek ister gibi birkaç saniye önümde vızıldadı. Yürüdüğümüz yolda gerçekleşen bu örnekler şimdi abes gelebilir ama tüm olay örgüsüyle beraber, zihin kontrolüyle insanların neyi ne zaman söyleyeceklerinin kestirilebilmesi ve hayvanların kontrol edilebilmesiyle ilgili şeyleri düşündüğünüz zaman anlam kazanıyor.

Devam ediyorum. Sülklügöl’e varıp bir güzel dinlendikten sonra aynı yolu geri yürümeye başladık. İşte bu yol; kayışların koptuğu yoldu.

Bu sefer sürekli bayır aşağı inen bir yolu görüyorduk. Yolun yarısına kadar gelmiştik ki; birdenbire bende anlamsız bir panik duygusu oluştu. Ama öyle dışarıdan görülebilecek bir panikatak, bir telaş gibi değil.. Çevrenizde ıssız rüzgar, dere ve dal çıtırtısından başka bir şey duymadığınız, huzurun diyarı olan bir yerde yürürken anlamsız bir heyecan, bir korku, panik… Duygu manipülasyonu ama o anda bunu kestiremedim. Sanki beyniniz normal işlediği halde orada biri sanal bilgisayar açmış da bu anlamsız panik duygusunu yokluyor gibiydi. Tabii seyahate başladığımızdan beri T.’nin söylediği kelimelerdeki çift anlam, hareketlerinin ve mimiklerinin yer yer bendeki o yersiz panik gibi ani bir şekilde değişmesi, aslında yapmayacağı şeyleri yapması gibi durumlar da söz konusu olmuştu. Bundan bahsetmiyorum bile.

Neyse; dışarıdan her şey sakin gözükmesine rağmen tarifi imkansız bir hissiyat içerisindeydim. O sırada aklıma geldi, Sülüklügöl’e gitmeden önce konakladığımız motelde biraz sarhoşken ben T.’ye “Benim bilimin ulaştığı sınırlarla, önceden mümkün değil dediğim şeylerin şimdi var olduğunu fark etmemle ilgili şüphelerim var.” Gibi bir şey söyledim. T. bana “Aklından geçenlerin görülmesi gibi mi?” dedi. direk bu cevabı yapıştırdı ama. “Benim de var bazı şüphelerim.” Dedi. Sonra uyuduk.

Dönüş yolunda bu anlamsız durum devam ederken son otobüse yetişemeyeceğimizi fark ettik. Yoldan geçen bir traktöre otostop çektik. Traktörü kullanan iki abinin konuşmalarında da benzer durumlar söz konusuydu. Ama, traktöre binmeden önce aklımdan geçenlerin görülebildiğine, zihnimin okunabildiğine dair düşünceye kapılmıştım. Ben ne olduğunu çözmeye çalışırken böyle bir düşünceye nereden durduk yere kapılmıştım? Şimdi düşününce teşhisi koymak çok basit: O panik duygusu için belki de 1000 kat güçlü bir duygu nakli yaptılar. Zihin okumaya dair düşünceleri de voice to skull yaparak bana telkin ettiler.

Dokurcun’a dönüş yaptıktan sonra Akyazı’ya kadar otostopla gittik. Bu düşüncelerim ve ruh halinin etkileri orada da devam ediyordu. Tabii bütün bunlar iç dünyamda gerçekleşirken dışarıdan aynı gözüküyorum ve T. İle her şey normalmiş gibi konuşuyorum.

Akyazı merkezdeyken bir yerde oturup yemek yiyelim dedik. Yolda yürürken de aynı şeyler devam etti. Kebapçıya oturduk, bir güzel karınlarımızı doyurduk. Ağzıma yüzüme kan gelmiş vaziyetteyken daha sağlıklı, tane tane düşünmeye başladım. Artık emindim, zihnim okunuyordu. Düşüncelerim birileri tarafından görülüyordu. Ama biraz daha emin olmalıydım. Daha önce yaptıklarım gibi biraz akışa katılmalıydım, neyin ne olduğunu görmeliydim. Daha önce yaptıkları şartlanmaları, kastıkları kelimeleri düşünerek aklımda “Bu akl-u fikr ile” ilahisini geçirdim. Bir dakika kadar sonra 3 tane türbanlı bayan geldi yan masamıza oturdu. T. bana “Garson kız ne kadar güzel” dedi. Onu der demek garson kız sanki masayı duymuş gibi ama hayli uzaktan bizim masaya çok dikkatli bakmaya başladı. Bu arada o kız da en başta bahsettiğim gibi dikkat çekici bir sarışınlıktaydı.

Dışarı çıkarken nostaljik bir şarkı olan “Singing in the rain” i çalmaya başladım. Eski moda bisikletlerle yaşlı bir çift yanımızdan şarkı söyleyerek geçti. Bu sefer biraz daha abarttım. Yürüdüğüm sokakta yürüyen çıplak bir kadın imgeledim. Zihnimde “Oha be!” diye bir ses duydum. Sokağın sonunda caminin önünden geçerken kapının önünde yaramazlık yapan Kuran kursu talebelerini azarlayan bir imam gördüm. Bundan sonraki tacizlerde yaptıkları işe sürekli “büyü, havaslık” gibi isimler takmışlardı. Eski pagan kültür ve inançlarıyla, pagan büyüleriyle ilgili efsaneleri de katıp, bütün bunları cami ve Kuran kursu gibi şeylerle sembolleştirmişlerdi.

Bana da bilimsel çalışmalara dayanan bu büyü okulunun bir öğrencisi olduğumu empoze ettirmeye çalışmalarının ilk sinyali buydu. Yol boyunca bunlar böyle devam etti. Olayları karşılaştırma, Kadıköy’de takip edildiğimi söylediğim günlerde var olan otobüsteki insanların ve yandan son hızla geçen insanların harika zamanlaması gibi garipliklerle bu durum örtüşüyor. Ama tabii ben hala olay idrak seviyesindeyim ve bunun başıma gelenlerden de büyük bir şeytani iş olduğunu fark etmiş değilim.

Benzer olaylarla geçen bir yürüyüşten sonra İstanbul bileti almak için yazıhanenin önünde durduk. Bu sefer de polisler o kadar kişi arasından durduk yere oturduğumuz yere gelip kimlik sordular. Zaten alışkın olduğumuz şeyler, bu faslı geçiyorum. Gerekçeyi sorduğum zaman geçen gün kalabalık bir kamp grubunun geldiğini ve aralarında terör şüphelisi olduğu ihbarının aldıklarını söylediler. Bir de; bu Sülüklügöl macerası boyunca oturduğumuz kalabalık yerlerde, insanların hareketleri ve konuşmalarında İstanbul’da olanların aynıları olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.

Evet; Bolu’dan İstanbul’a döndük. Bundan sonrasında zihnimin görüldüğünü bilerek yaşamaya başladım. Yaklaşık olarak geçen sene Ağustos ayı, 2016 yani. Tam bir sene oluyor. Hala zihin kontrolünün etkisi altında olduğum ve bu olayın en başlarda bu yüzden çok üzerine gitmediğim kesindi ama o da bir yere kadar… Komplo teorilerinden nefret eden, kıyamet projeleri gibi duyunca gülüp geçen ben; bu ön yargının bir ürünü olarak hala telefonu elime alıp insan zihninin nasıl görülebileceğine dair bir arama yapmıyorum. Neymiş bu durum nasıl bir şeymiş demiyorum. Onun yerine her zaman yaptığım gibi gözlemlerime güvenmeye çalışıyorum. Bilgim olmayan bir konuda yapınca hatalı sonuçlara varmak kaçınılmaz oldu. Bir hafta on gün kadar “Acaba beyinlerarası iletişim, yani telepati mümkün mü? Bunu bilen gizli saklı bazı ruhani gruplar mı mevcut?” gibi şeyler düşünüyorum. Bu konulara o kadar ilgisiz ve bilgisizim ki, bir hafta boyunca o “Kuantum sıçraması”, “İslam ve Kuantum”, “Anahtar” gibi türde kitaplarda gördüğümüz telepatinin gerçek olduğunu düşündüm.

Ama telepati görüşünün açıklayamadığı bir şey vardı: Çevremde arabaların geçişleri, diğer insanların manalı konuşmaları, yani benim haricimdeki çevresel etkenler bundan nasıl etkileniyordu? Yani bütün insanlar telepatiye maruz kalsa, o kişilerin sayısı kadar telepat olması gerekirdi ve 7/24 bizle ilgilenmeleri gerekirdi. Sonra Beşiktaş’ta bir akşam oturup çay içerken iyice düşündüm. Aramalar yaptım. MK Ultra projesi, Salih Mirzabeyoğlu’nun telegram işkencesi gibi en önde çıkan bilgilerden itibaren bir sürü şeye ulaşmaya başladım. Artık maruz kaldığım zihin kontrol işkencesinin teşhisini koymuştum.

Telegram işkencesi altında geçirdiğim ilk haftalar boyunca gözümden kaçan birçok şey oldu, biraz da işkenceci onun bunun evlatlarının etkisiyle… Zihin kontrolüyle ilgili hep hedeflenen belli başlı kişilerden bahsedilmiş. Bunlar “Targeted Individual (TI)” ismiyle de anılıyorlar zaten. Salih Mirzabeyoğlu, Reha Süvari ve Tek Nath Rizal olmak üzere Türkçe kaynakları alıp okudum. Hepsinde de zihin kontrolüne karşı yaklaşım şu: Malum bilgisayarlar, alet edevatlar kullanılarak tek bir kişi etkileniyor. Diğer insanlar bunu fark etmeden olan sadece o kişiye oluyor. Ve hedef kişiyi kıskaca almak için çevreden de birçok ıslıkçının koordine bir şekilde uzun süreli psikolojik yıpratma yapması gerekiyor. Ben de bu yazılanların tanımladığı doğrultuda bir TI olduğumu düşündüm. Dışarıda var olan imalı konuşmalı, sürüngen tacizlerin ise ıslıkçıların işi olduğuna kanaat getirdim. Tabii bazı önemli detaylar gözümden kaçtı: Kadıköy’de anlattığım zamanlaması mükemmel olaylar gibi… Bir de Bolu’dan sonraki günlerde çevredeki tacizler öyle bir arttı ki; “Bunu ancak olaydan haberdar bir ıslıkçı yapar.” Diyorsunuz. Yani bilmeden yapması mümkün değil.. Ama yine de o şüpheleri unutup şu tabloya inanıyorsunuz: Etrafım gizli servisin gönderdiği ıslıkçılarla dolu, zihnim merkez tarafından görülüyor. Her anı, ama her anı takip altında olan, laboratuar ortamında yaşayan fareler gibi bir kobay hayvanıyım. Yer yer “Acaba çevrede esnafla, hatta arkadaşlarımla konuşup onları yanıltan istihbaratçılar var da geldiğim zaman yapmaları için bir şey mi tembih ediyorlar?” diye yumuşatılmış düşünceler üzerinde durduğum da oldu. Hatta bu yüzden; istihbaratçı birisi tarafından kandırılabileceklerini, manipüle edilebileceklerini bildiğim için okul arkadaşlarıma şüpheyle yaklaşmak gibi bir hata yaptığımı dahi söylemeliyim.

Zihin kontrolünü fark ettikten sonra o evdeki günlerim bazen rahat, bazense ölüm gibi geçti… detaylara girmeden anlatacağım tacizler ve psikolojik saldırılarda yeri geldi kendimi sahillere atıp bütün gece denize baka baka düşündüm. Yeri geldi kendimi bir arabanın önüne atmayı düşündüm. Evet, bunun zayıflıkla bir ilgisi yok, nasıl bir şaka içerisinde yaşadığını fark eden herkesin düşündüğünü ve sakladığını biliyorum. Bazen dibe vurarak evde kafam kendiliğinden düşene kadar içtim. Olanları, bu hayatı, O’nu düşündüm. Bazen bir oturuşta sayfalarca okuyup yazdım. Bazen ailemin yanına gittim ve hiçbir şeyi belli etmeden güzel güzel vakit geçirdim. Tek söyleyeceğim şey; adlarını bütün dünyaya duyurarak, yakalanmalarını sağlayarak alacağım intikamın yeminini burada çektiğim işkenceler sırasında ettim. Sonrasında da pekişti zaten..

Yaz-sonbahar dönemi boyunca devam eden psikolojik işkenceler, elektromanyetik saldırılarla beraber tabii ki nereye gittiysem, kiminle iletişime geçtiysem onlardan biri olduğuna şüphelenmeme sebep olacak hareketler oldu. Mesela yazı yazmak için nerede oturursam oturayım, yan masada oturanların konuşmaları, tam karşımda oturup hareketlerimi taklit edenler, zamanlaması manidar yaşanan olaylar, arbedeler, vs. vs. Kesin olanların yüzleri aklımda, ifşa vakti geldiği zaman hiçbir zaman sıkıntı yaşanmayacak…

Part time iş başvurusu yaptığım sırada yaratılan engeller, aksaklıklar, motivasyonunuzu düşürecek elektromanyetik ve psikolojik girişimler de cabası. Bir de bütün bunları bilerek işinize bakmak zorunda kalıyorsunuz…

Bir dönem kafamda plan dahi yaptım: Şöyle yolluk olarak 5-10 bin TL kadar yolluk para biriktirsem; Norveç, İzlanda, Alaska, Sibirya, hiç olmasa atayurt Kafkasya vs. bir yerde vasıfsız bir iş bulup soğuk-ıssız bölgelerde çalışmaya başlayıp kendimi unuttursam, hem belki oralara imkanları yetmez, yetkileri yoktur, her yere ulaşamıyorlardır, vs. vs. En ufak bir umut tanesini değerlendirmeye çalıştım. Tabii ki bu girişimlerim sırasında konsolosluklarla yaptığım konuşmalar sırasında hem bende hem karşıdaki kişide yaptıkları duygu manipülasyonlarıyla, Google aramalarında yaptıkları manipülasyonlarla da aynı şeyler devam etti. Dışarıda da “Daha ne kadar çalıştın.” “Kaç senedir burdasın sen, hiçbir yere gitmiyorsun” gibi tacizler…

Çok iyi hatırlıyorum. Bunları yaptığım günlerde Kadıköyde oturmuş pilav yiyordum ve neler olacağını düşünüyordum. Dedim ki, madem bunlar ben hangi mesleği yaparsam yapayım oradalar, bütün her şeye uygun senaryolar, kurbanlar yaratıp seni kontrol altına almaya çalışıyorlar, sen bıkmadan usanmadan yurt dışında iş bulmaya bak, eninde sonunda alındığım bir iş olacak. Çünkü işkence böyle yürüyor. Bir bakıma siz ne yaparsanız ona uymaya çalışıyorlar. Neyse; bu düşünce aklımdan geçtiği anda arkada kulağımın dibinde “Tamam mı, işine bak şimdi” diye bir ses duydum. Biri enseme eğilmiş gibi ama. Arkama baktım, arkadaki iki masa dahil bir 8-10 metrede insan yoktu…

Bunun yanı sıra zihin kontrolcülerin özel hayatı tamamen kontrol altına almaya, hoş bir birliktelik yaşayacağınız insanlara ve size yapılan elektromanyetik saldırılara, insanlık onuru olan bireylere çiftleştirilen ve üzerlerinde deney yapılan iki cins köpek muamelesi yaparak kibirlerini, insanları aşağılamaya yönelik gerçek yüzlerini, ömürleri boyunca yaşadıkları cesaretsizlik, eziklik ve yokluğu yansıtmaya yönelik girişimleri de oldu. Bu girişimleri hem masum insanlara yönelik yapılan zihin kontrolü, hem de benimle tanışması için gönderdikleri kişilerle yaptılar.

Mesela bu yurt dışı meselesi kafamdayken bir yandan da İstanbul dışında Çanakkale, Balıkesir, Zonguldak, Bartın, Düzce, Bolu gibi illere yerleşebilirim diye düşünüyordum. Bir ekoköye yerleşsem, her şeyi unutmaya çalışsam gibi düşünceler aklımdan geçiyordu. Ama özellikle Çanakkale sürekli aklımdaydı. İklimini, insanlarını, tarihini seviyordum. Arada sırada “Çanakkale” şeklinde voice to skull da yapıyorlardı. Günlerden bir gün dinlenmek için Beşiktaş’ta bir yere oturdum. Yanımda çok güzel, hoş bir kız oturuyordu. İçinde bulunduğum olayları, yaşadığım ve kimseye anlatamadığım şeyleri düşündükten sonra dönüp tanışasım geldi. Epey uzun muhabbetler ettik. Çanakkaleye gidersem yanına gelebileceğini söyledi. Adı G. idi. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde okuduğunu söyledi. Konuşmaları da benzer imalarla doluydu. Islıkçı olabileceğinden şüphelensem de bazı gariplikler vardı. Mesela kızla ben dönüp tanışmıştım. O dikkatimi çekecek bir şey yapmamıştı. Eğer istihbarattan olsaydı ve eğer konuşmasaydım orada boş yere, benim 5-10 dk dinlendiğim küçücük bir zaman dilimi için oturup, sonra işine dönüp, üstünü başını değiştirip başka görevlerle mi uğraşacaktı? Bir de oraya oturacağımı sadece telegramcıların bildiğini düşünürsek…

Bir diğer kayda değer olayda ise tam tersi oldu: Oturmuş sigara içerken başka bir kız bana bakıp hafiften gülümsedi, dikkatimi çekti. Sonra ben de muhabbet kurup tanıştım. Adı M. idi ve benden 3 yaş büyüktü. Düzce’de sınıf öğretmenliği yaptığını söyledi. Uzunca süre konuştuk. Daha sonra beklediği servise yolcu edip çarşının oralara geçtim. Bir süre sonra tam önümden yavaş yavaş geçti. Geçerken de beni görmediğine eminim. “M.” diye 2-3 kere bağırmama rağmen dönmedi. Ya dikkatsizlik yaptı ve rolünü unuttu, ya da amaç direk buydu.  Yani telegramcılar benim önümden geçmesini sağlayarak daha önceki bariz takipler, anahtar çalmalar gibi ucu kapalı olan bir tuzağa çekmeye çalıştılar. Ya da kız beni beğenmedi ve duymazdan geldi. Ama öyle bir şey olsa bağırdığım zaman gayri ihtiyari dönebilirdi. Hadi direk tanıdı bozuntuya vermedi diyelim, hareketlerinde, yürüyüş hızında, modunda da en ufak bir değişiklik dahi olmadı. Bağırdığım sırada aramızda 5 metreden kısa bir mesafe olmasını düşünürsek…Ha bir de; lisede çıktığım bir kıza ikizi gibi benziyordu. Aşırı derece hem de. Tıpkı Kadıköy’de çevirdikleri oyun gibi…

Çeşitli yerlerde düşündüklerinizin önünüze gelmesi, psikolojik saldırılar, özel kalması gereken daha detaylı şartlanmalar ile bu tarz olaylara da sebebiyet verdiler.

Neredeyse 5-6 aylık bir süre kobay hayvanı gibi hem dışarıdan hem de beyinden takip altında olduğum gerçeğiyle baş etmekle geçti. Arada sırada aklıma gelen aykırı durumları zihin kontrolüyle ört bas ettiklerine eminim. Zaten olayların büyüklüğüne karşın ben de fazla üzerine gitmedim. Biraz durumları toparlamam gereken bir süreçti. Yalnız kaldığım evden de çıktım ve ailemin yanında kalmaya devam ettim. Yaklaşık 2017-17 kışından bugüne kadar olan dönemde beni şüpheye düşürecek bazı olaylar yaşamaya başladım.

Rüya manipülasyonları, gönderilen sesler resimler, dışarıdan yapılan örtülü tacizler devam ederken ben de her gece olan rüya manipülasyonunun da desteğiyle kullanarak bazı yeni şartlanmalar yarattılar. Sokak müzisyenliğine başlamadan önceki gün bir bağlama tınısıyla, başka bir gün zihnimde çalan bir kamyon kornasıyla uyandığımı hatırlıyorum. Önceki günlüklerimde yazdıklarıma paralel gördüğüm rüyalar, insan beyninin üretmesi ve o kadar net hatırlaması mümkün olmayan absürt, komik rüyalar detaylara girip de anlatmadıklarım… Şartlanma diyorum çünkü olan seslere, ani gürültülere, ritmik şeylere bir tikinizin oluşmasına, Pavlov deneyindeki gibi bu seslere şartlanıp, o anda düşündüğünüz şeyin akışını bozup belli başlı olayları otomatik olarak hatırlayıp sinir bozukluğu yaşamanıza dayanıyor. Eğer kurtulamazsanız sizi her duyduğunuz ani korna sesinde bir yakınınızın ölümünü hatırlayıp o günkü duyguları yaşayacağınız noktaya getirebilirler…Ayrıca, günümüze gelinceye kadar gürültülü bir bağlama sesi, korna sesi, tam hatırlamadığım rüyalardan sonra “Neler söylüyorsun sen öyle” diye bir ses duyup yatağımdan fırlayarak kalkmam, her gün O’nunla ve uğraştığım dava ile ilgili ama garip, bazen komik rüyalar görmem gibi şeylerle özetleyebileceğim rüya manipülasyonları mağdur olduğumu fark ettiğim günden beri her gün sürüyor. Yapay rüyalar olmadan uyandığım bir günü hatırlamıyorum….

Şartlanma olarak adlandırdığım bu şeyler derin bir sessizlikte aniden patlayıveren bir korna, şiddetli bir araba veya daire kapama sesi, kulağı sağır edercesine geçen motosiklet sesi, siz tam kapıdan girerken başka birinin yan kapıdan saniyesi saniyesine giriyor ya da çıkıyor olması, bir işten başka bir işe geçeceğiniz sırada bu ünlenlerden birini duymanız gibi şeylerden oluşuyor. Bunları rüyalarınızla da destekleyerek aklınıza gelen spesifik konularda korna, motor, açma-kapama seferberliği yaparak, hatta bazen olayı, duygu durumunu beyninize kendileri yollayıp dışarıdaki sesleri aynen kendiler yaratarak da yapıyorlar…. Ha bir de balataları bitmiş, acı ve saniyelerce süren bir fren sesi. Stabil bir gıcırtının siz bir şeye odaklanmaya çalışırken ya da tam ortasındayken aniden 20-30 saniye boyunca sürdüğünü düşünün. Arada sırada hala etkisinde olduğum şartlanmalar bunlar, o kadar sinir bozuyor ve hipnoz ediyor…

Dışarı ne zaman çıksam bu korna, kapı ve motor sesleriyle düşünce akışım bozuluyor, sinirlendirecek sesler, resimler ve tacizler yapılıyordu. Amaç dışarı çıkmaktan korkmanızı sağlamaktı. Yaptıkları tacizlerle paralel bir şekilde iki aşağı sokakta silahların çekildiği, silahı çeken kişinin sinirli gözükürken olayı izlediğim köşeye doğru yaklaşarak birdenbire sakinleştiği ve bana dikkatlice baktığı bir arbedenin yanı başında bile buluverdim kendimi.. Yapılan tacizler ve yaratılan yorgunluk neticesinde eve dönene kadar bir sinir küpüne dönüyordum. Ders çalışıyorsunuz, bir problemin tam ortasındasınız, dışarıdan gelen gürültülü bir motor sesi yüzünden sorunun sizden ne istediğii ve çözümde hangi aşamada olduğunuzu unuttuğunuz dereceye kadar varmıştı bu olay. Ya da eve yürürken, olağan bir gün yaşarken O’nunla ilgili bir düşüncenin beyninize sokulduğunu, arka arkaya gelen kapı kapama, öksürük, tıksırık gibi seslerle yapay bir sinir ve duygusallık yaratıldığını düşünün…

Bunların dışında tıpkı filmlerdeki gibi belli rakamların her yerde, ama her anımda karşıma çıkması ve bunun sokak müzisyenliği yaparken de sürekli karşılaştığım bir durum olması şeklinde ilerleyen bir deney daha var. Telegramı fark etmemden öncesine dayanadığı için onu öncesini anlattığım yazıyla birleştirip aktaracağım.

Ayrıca insanların yaptığı dikkat dağıtıcı mimiklere, imalı konuşmalara ailem ve çok yakınlarım da eklenmişti. Daha önceleri birkaç şüpheli olay oldu ama umursamadım. Büyük ihtimalle ondan öncesinde de kurulu bir saat gibi işliyorduk. Neyse; kapı açma-kapama seslerinin benim aklımdan geçen düşüncelerle uyum sağlaması, tam bir işten başka bir işe geçecekken salondan bir kapı açma sesini duymanız, odadan çıktığınız zaman mutlaka sizle aynı anda bir başka aile bireyinin çıkmakta veya girmekte olması, konuşmalarında dışarıda ıslıkçı dediğiniz kişilerdeki gibi garipliklerin olması gibi şeyler beni daha farklı düşünmeye yöneltti. Kısa bir süre “Ulan acaba ben evde yokken bir şeyler uydurup bunları da kafaladılar” gibi uç düşünceler dahi geçti, anlatabileceğim kişilere “Ben böyle böyle bir durum altındayım sen de bu işin içinde misin” diy sorduğum da oldu. Ama kısa sürdü bu durum. Hele bir de korna-motor, arabaların hızlanma ve yavaşlamasının dahi sizde şartlanma yaratmaya başladığı durumları daha sağlam kafayla değerlendirince, maruz kaldığım şeyler sıklaşınca düşüncelerim değişmeye başladı.

Mesela işkenceyi fark ettiğim ilk zamanlara dair bir şey söylemiştim: Arabalarla yapılan şartlanmaların o yoğun trafikte, yani eğer bir ıslıkçı varsa o trafikte, o mesafede, o zamanlamayla böyle bir şey yapmasının mümkün olmadığı durumlar gerçekleşiyordu. Bir de uyanık olduğunuz saatlerdeki her anınızı tamamlayacak şeylerin 7/24 gerçekleştiğini düşünürsek…

Zihin kontrolcülerle alakası olmayan masum insanların da kontrol edilebildiği sonucuna vardım. Olayların sürekli gerçekleşmesi ve böyle bir organizasyonun mümkün olması için çevremde her gün fır dönecek ve tanınmamak için kılık değiştirmek için yüzlerce istihbaratçının fır dönmesi, en azından 50-100 metrelik çemberin izole edilmiş olması gerekli. Ayrıca bu kişilerin aklımdan geçenlerle uyumlu hamle yapabilmesi için telegramcılarla salisesine kadar irtibat halinde olması gerekir. Mesela dışarıda normal işinde gücünde olan bir arabadan biri inip kapıyı şiddetli bir şekilde çarpacağı zaman, yarım saat bir saat boyunca boş boş o arabada oturması ve ben önümdeki işi değiştirirken telegramcının bir şekilde onun kulağına “Yavaş yavaş kalkmaya başla, bekle, bekle, şimdi kapat!” diye fısıldaması gerekir. Mantıksızlığı aktarmak için yeterli bir örnek olduğunu düşünüyorum. Bunları fark ettikten sonra “Ulan herkes mi ıslıkçı? Herkes mi istihbaratçı?” diye düşünmeye başladım. Tabii elektromanyetikler tarafından bu şekilde düşünmem için telkin de almıştım. Olay basit; bu adamlar ellerindeki silahlar sayesinde istedikleri her insanın odanın kapısını ne zaman açacağını, trafikte kornaya ne zaman basacağını, sokakta yanınızdan geçen insanın ne zaman omzunun kaşıma ihtiyacı ihtiyacı hissedeceğini bile hesaplayabiliyorlar. Hatta evdeki eşyaların düşmesinin, vs. zamanlamasını, odada çıkan çıtırtıları ayarlayabiliyorlar. İnsanların sağlık sorunlarına, güçlü güçsüz yönlerine dair anatomik bilgileri termal, radyo, vs. bir yolla rahatça görebiliyorlar. Zaten yaratılan ağrı, kaşıntı gibi belirtilerin kökeni de buna dayanıyor. Tabii hareketlerini kontrol etmek gibi bir insanın zihnini okumak, söyleyeceği sözleri programlamak, hafızasına ulaşmak, kim bilir gözlerinden bir kamera gibi görüntü almak dahi mümkün. Bütün dünyayı laboratuarı haline getirmiş, gizli servislerin kibirli top secret deneylerinin en üst seviyesiyle karşı karşıyayız.

Sonuç olarak sadece bana ve işkenceyi fark etmiş olması sebebiyle TI adını almış birine odaklanma, sürekli onunla uğraşma gibi bir durum yok. Biz olayın farkında olduğumuz için daha sıkı takip altındayız evet, ama dedim ya, olağan gözüken, günlük ekmek sorununu karşıladığımız hayat bu adamların bilgisayardan oynadığı bir strateji oyununa dönmüş durumda… Örneğin; bir arkadaşım olayın var olduğunu fark edip TI olsa ve bu şekilde şartlandırılsa bu sefer o benim ıslıkçı olduğumu bir an düşünebilir. Ya da beni tanımayan bir TI ile yan masada denk gelsem o da benim hareketlerimden şüphelenebilir. Çünkü kapıları açtığım zamanla, söylediğim sözlerle onu taciz etmiş olacağım. Masum birine karşı yaptığım olağan bir sohbet, sanki onun aklından geçeni söylemişim gibi ilginç bir tesadüf izlenimi yaratabilir.

Buna emin olduktan sonra aklıma bu olaydan kurtulmak ve mücadeleye kurtulmuş bir şekilde devam etmek için kaçabileceğim düşünceler gelmeye başladı. Sıradaki soru şuydu: “Olay bölgesel mi?” Yani mesela İstanbul gibi önemli metropollere uygulanıp da Hakkari, Kars, Muş gibi tenha yerlerde uygulanıyor mu? Ben burada bir yaşayan biri olduğum için mi etki altındayım? Tası tarağı toplayıp Kars’a gitsem bundan kurtulur muyum? Yurtdışında da bu işkence yapılıyorsa oradaki işkencecilerle buradakiler koordine mi çalışıyorlar? Beni fark ederler mi?

Kış aylarında çalışmaya ve bu iş üzerine düşünmeye devam ettim. İşlere yoğunlaşmak, az para harcamak ve spora gidip form tazelemek için 2 ay kadar eve kapandım. Bütün işlerle evden uğraştım. Mahalleden dışarı çok nadir çıktım. Bu sırada zihin kontrolüyle yapılan dikkat çekme, yapay duyguların da payıyla çok daha garip, insanın “Acaba kafayı mı yedim? O kadar da olamaz” diye kendi kendisinden şüphelenmesine sebep olacak şeyler yaşandı.

Dışarıdaki tacizlere artık etrafımdaki herkesin ıslıkçı olmadığını bildiğim için alışmıştım. Ama bunun acısını doğrudan beynime yapılan çok ağır duygusal ve psikolojik saldırılarla çıkartıyorlardı. Bunların bir kısmını zaten siteyi açmam ve günlüklerimi yazmam oluşturuyor. Onunla birlikte TV’deki canlı yayınlarda, her türlü basın-yayın organında tıpkı eskiden dışarıda karşılaştığım gibisinden imalar gerçekleşiyordu. Tabii bu ana haber muhabirinin “Feyyaz seni öldüreceğim.” demesi gibi değil. Normal insanlarda yaşanan şeyler gibi… Üzerinde uğraştığınız konuyla aynı anda, tıpa tıp aynı konuda TV’de bir haber çıkıyor. Ya da kağıda yazmakta olduğunuz cümleye benzer bir cümle canlı yayındaki sunucunun ağzından aynı anda çıkıveriyor. Mesela sabah zihin kontolünün ve siber zorbalığın yaptığı etik dışı çalışmalar ve mahrem ihlaliyle ilgili bir yazı yazıyorsunuz. Öğlen tam da ona benzer bir konunun, bir repliğin geçeceği sırada odanızı değiştirip salona geçiyorsunuz. Siz başka bir konuyla meşgulken, zihninize “etik, mahrem hayat” gibisinden, yani sabah yazdığınız konuyla ilgili bir voice to skull geliyor. Bundan 1-2 saniye sonra canlı yayındaki bir kişinin diğerine “Falan kişinin arkadaşlarıyla mesajlaşmasını, videolarını başkalarına gösterdiğin doğru mu?”, diğerinin de “Yok öyle bir şey” dediği konuşma gerçekleşiyor. Ya da zihninizde onların yarattığı absürt durumlardan ötrü bir aksaklık gerçekleştiği zaman canlı yayında gürültülü patırtılı bir olay gerçekleşiyor. Ses aniden alçalıyor veya yükseliyor. Sizi sinirlendirdikleri zaman TV’den “Biraz sakin olalım” gibi bir konuşma geliyor. Dizilerin senaryoları, konuları, benim akşam yemek yerken TV başında olduğum saatlerde söylenen replikler saniyesine kadar uyum sağlıyor.

Hatta yaz döneminde sokak müzisyenliği yaptığım günlerden beri 13, 19, 7, 4, 3, 69 gibi rakamlarla yapılan şartlanmalardan sonra TV’de “19” diye bir yarışma başlıyor. 69 rakamıyla ilgili şeyler birkaç gün devam ettikten sonra haberlerde 69 adet elektrik direğinin devrildiği söyleniyor. Son ikisinden bahsetmeden önce birkaç kez düşündüm. Ama olayların içerdiği gariplikler ve işin boyutuna dair bir ip ucu içermesi sebebiyle yazmam gerekiyor. Ne derseniz diyin…

Daha çok evde halledilebilecek işlerle uğraştığım bu dönemde gerçekleşen bir iki olay daha var. Fazla etrafa gitmediğim için tahmin edersiniz ki akşamlarımı ve boş vakitlerimi genelde oyunlarla, dizi ve filmlerle geçiriyordum. Tableti alıp oyun oynadığım zamanlarda da bu şartlanmalar, çevreyle uyum eş zamanlı oluyordu. Mesela üzerinize gelen zombileri öldürdüğünüz bir oyunda ateş ettiğiniz zaman, zombilerden ilk darbeyi yediğiniz zamanla saniyesi saniyesine birinin pat diye odaya girmesi. Oyunu oynayıp bir yandan da tarih belgeseli dinlerken belgeselin konu değiştirip “Falan sabahı Amerikan F-16’ları hücuma geçmişti.” dediği anda yarasa zombilerin belirivermesi, “Askerler atılan bombalardan dolayı gaz mazkesi kullanıyorlardı.” gibi bir konu başladığı anda kasklı zombilerin üzerinize yaklaşması gibi. Aynı şekilde gerek bu oyunda gerekse diğer oyunlarda meydana gelen olaylar telegramcılar tarafından ön görülebiliyor ve sizin, çevrenizin üzerindeki etkileri kullanılarak koordine edilebiliyor. Bir motosiklet oyununda bilgisayarın random ürettiği ve çevrenizde seyir halinde olan arabalardan hangi renkte olanın ne zaman önünüze çıkacağını bilebiliyorlar. Yani tablet sadece wi-fi’ye bağlı olduğu ve orada işleyen oyunun kendi algoritması olduğu halde bir şekilde o algroitmanın hangi saniye ekrana ne çıkaracağını hesaplayabiliyorlar. Hatta silahın verdiği hasar, yarışı bitirdiğiniz süre gibi şeylerden bahsettiğim sayı takıntısını körüklemeye dahi çalışıyorlar. Üst üste 5.13, 19.69, 13.19 gibi sayıların denk gelmesi gibi…

Bir de daha dehşet verici ve şaşırtıcı iki olaydan bahsedeyim: Bu süre zarfında güvenilir olan birkaç Bitcoin sitesine sardırdım. Hani şu periyodik olarak girip tıklama yaptığınızda ücretsiz Bitcoin verenlerden. En güvenilir ve en eski olanlardan biri vardır. Saatte bir makineyi çevirirsiniz, çıkan sayının bulunduğu aralığa göre size Bitcoin verir. PC başında çalışırken saat başı onu uyguluyordum. Ne zaman yapsam küsüratına kadar bu sayıların olduğu sonuçlar çıkıyordu. 3, 4, 7, 13, 19, 23, 33, 69 gibi.. 1’den 10.000’e kadar sayının geldiği slotta bütün gün 3419, 1369, 2313 gibi sayılarla karşılaşıyorsunuz. Verdiğim dört örnek bile 1/10.000’in dördüncü kuvvetini aldığınız zaman 1/10.000.000.000.000.000 gibi bir olasılığa denk geliyor. Bir senedir etrafınızda, bağlama çalarken düşen parada ve sanal alemde bu sayılarla uğraşmanızın üzerine bir Bitcoin makinesinin size bu sayıları şans eseri veriyor olmasının gerçekleşme olasılığını varın siz düşünün… Anlaşılan insan beynini okuyacak teknolojiye sahip olan bu yeni nesil mafyanın ellerindeki makinelerle kıramayacakları, algoritmasını çözemeyecekleri hiçbir elektronik, hiçbir yazılım yeryüzünde bulunmuyor. Bir Bitcoin sitesi veya herhangi yüksek güvenlikli bir site açık açık hacklense bunu kamuya açıklamasa dahi kendi içine büyük çalkantılar yaşar, o şekilde hizmete devam etmeye cesaret edemez değil mi? İşte kamuya kapalı teknolojilerle bunu yapabildiklerini ve insan düşüncesi dahil olmak üzere maddi, siyasi, politik, fikirsel bütün top secret bilgilerin hepsinin çırılçıplak önlerinde olduğu bir düzeni düşünün. Game of Thrones’un aristokrat ailelerindeki şeffaflık ve mahremiyetsizlikten bile daha beter.

Bir diğer olay ise buna benzer fakat daha vahim derecede. Bahis sitelerinde gerçekleşti. Bütün maç çeşitlerinde canlı bahis yapan bir siteye en alt limitte para yatırıp yazı yazıp kitap okurken onula uğraşmaya başladım. Kayıplı kazançlı geçen 1-2 saatlik periyotların her birinde eninde sonunda kodlanmış rakamların olduğu bir sonuç çıkıyordu. Siz tabi olayı takip etmiyorsunuz. Birini kaybetmiş ikisini kazanmış sonra ikisini daha kaybetmiş olmanın temposuyla akıp giderken bakiyeye bakmak istediğiniz zaman mutlaka 20.19, 53.13, 33.69, 109.88 gibi miktarlar görüyorsunuz. Hele ki başladığımın ikinci günü maruz kaldığım bir şey var ki: İmkansız dedirten şeyler başıma geldi. İlk gün basketbolda periyotların toplam sayılarının alt-üst olması üzerinden oynadım sürekli. En kolay ve meşgul etmeyen çeşit oydu, basketbolla da futboldan daha ilgiliyimdir. İkinci gün de bu kulvardan devam ederken; o günkü tüm bahislerimi kaybettim. Neyse ki içimden geçen kötü bir hise uyarak hepsini misli yapmadan oynadım. Fakat bütün gün boyunca Ukrayna, Türkiye, Bulgaristan, Fransa, hatta Filipinler gibi tüm dünyadaki liglerdeki maçların 23-19, 53-43, 69-88 gibi sonuçlarla bittiğini ve sanki birisi sonuçlarla benim tercihlerimi tamamen zıt ayarlamış; bu esnada maç sonuçlarıyla bakiyenizin de sizi çıldırtacak şekilde şartlandırılmış sayılarla beraber düştüğünü düşünün. Yan yana 10 karenin bulunduğu her sütunda sadece 1 karenin tuzak olduğunu ve diğer 9’unun ilerleyebilmeniz için içi dolu olduğunu düşünün. O gün başıma gelen şey; her sütunda arka arkaya o tuzağı bularak ilerlemeye çalışmamdan farksız bir olasılıktı. Birkaç gün daha böyle süren bir boğuşmadan sonra 20-30 lira gibi küçük bir zararla olayı kapattım. Sonra da daha oynayabilecek şekilde PC başında bulunmadım. Burada ya o sitedeki bilgileri manipüle etmiş olmaları gerekir. Ki böyle bir şey mümkün değil. Ya da tüm dünyadaki maç sonuçlarını önceden biliyor olmaları gerekir. Eldeki teknolojiyle bu da mümkün gözükmüyor ama zihin kontrolünün insanlar üzerindeki etkilerine bakılırsa maalesef bunu yapabiliyorlar. Maç sonuçlarının bilinmesi demek, TV’de yayınlanan maçlardaki oyuncuların hareketlerinin ve pozisyonlarının tahmin edilmesi, üçlük, smaç, faul gibi olayların önceden bilinmesi ve bir hücumun gerçekleşme haritasının çıakrtılması demek. Bu da zihin kontrolünün herkese uygulanmasının bir diğer başlığıdır. Yazının sonuna doğru diğer canlı yayınlarla alakalı konuştuğum kısımda ayrıntılı bilgileri bulabilirsiniz. Konuyu burada açmadım, karışıklık olmasın.

En beterini ise yaptığım döviz-alım satımlarında veya hisse senetlerinde yaşadım. Yine sayıların benzerliğinden, yapılan yatırımların doğru veya yanlış olmasının sıralamasından yapılan bir oyuna maruz kaldım. Bütün bunları yapan kişilerin hisselerin ve dövizlerin değerinin çıkıp düşmesini bilmeme ihtimali var mıdır? Onu düşünün.. Neyse ki azıcık paramla meraktan yaptığım bu denemelerden zararlı çıkmadım, hemen hemen amorti olan miktarları geri alıp daha uğraşmadım.

Bu sayılarla yapılan olaydan ayrıntılı olarak bahsedeceğimi söyledim ama genelde çeşitli illerin plakalarıyla, doğum günleriyle, onların yaptığı voice to skullarda söylenen şeylerle ilgili tacizlerle başladı. Bunların dışında hafızamın görüldüğüne dair tacizler, hafızamda yer alan kesitlerin önümden geçen insanlar tarafından canlandırılması, çalışırken bana sesler ve görüntüler halinde hassaslık yaratacak anıların gönderilmesiyle yapılan saldırılar da gerçekleşti. Hafıza konusu, zihin kontrolünün apayrı bir başlığı, bu konu hakkında yazdığım yazıyı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Bütün bunlar bana zihin kontrolünün hiç de öyle küçük bir camiaya, belli başlı ve özellikle savunmasız ya da sisteme karşı, özgür kişilere uygulanan bir şey olmadığını; insanların gün içindeki mimikleri, sözleri, canlı yayında önceden söyleneceklerin bilinebilmesine kadar tüm Türkiye’yi, hatta dünyayı strateji oyununa çeviren bir şey olduğunu gösterdi. Ünlülerin, sunucuların, şarkıcıların, iş adamlarının dahi mağdur olduğu bir dünya, kaçacak neresi olabilir? Varın siz söyleyin… Aklıma “Ben kimim ki bu kadar farklı yayın ve insan benim hareketlerime uyum sağlıyor?” diye sorular geldi. Bunu da kendimce şöyle cevaplandırabildim: 1) Az önce verdiğim başkasının beni ıslıkçı sanma olasılığından, TI’ya yönelik zihin kontrol sürecinde herkesin kendine göre benzerlikler ve tacizler bulacağı bir yöne yönlendirildiğini hatırladım. 2) Canlı yayınların ve çekilmiş dizilerin planını değiştirmek daha zor olduğundan benim bu şeyleri görecek şekilde manipüle edilmiş olmamın daha yüksek bir olasılık olduğunu fark ettim. Yani mesela saat 10-12 arasında yayın yapacak olan bir programda yayınlanacak olan haberler belirlidir. Ya da ağırlanacak olan konuklar ve onlarla konuşulacak olan konular aşağı yukarı planlıdır. Söylenecek muhtemel sözler ve cümleler aşağı yukarı belliyken, o sırada sunucuya ya da TV’deki her kimse ona yapılan ufak bir zihin kontrolüyle cümlenin anlamı değişmeyecek şekilde bir TI’nın üzerine alınacağı şekle sokulabilir. Tıpkı az yukarıda benim başıma gelen binlerce olaydan birini seçerek verdiğim örnek gibi.

Bir dönem de çevremde normal insanların hareketleriyle konuşmalarınn manipüle edildiğini görerek, tüm TV ve programların benzer şekilde zihin kontrolcüler tarafından bilinebildiği, en başlardan beri devam eden telefon dinlemeleri, bunların sosyal medyada tacizi gibi durumlarla beraber devam etti. Bir yandan işim gücümle uğraşırken bir yandan zihin kontrolcülerin tüm duygu manipülasyonlarına, gürültü seferberliklerine rağmen bu meseleyi çözmeye çalışıyordum. Ayrıca; gürültü ve konsantrasyon bozma seferberliği oluşturan korna, motor, uzun süreli fren, kapı çarpma seslerinin manidar zamanlarda gerçekleşmesinden uzun süre kurtulamadığımı da belirteyim. Bu ritmik ve ani seslerin yarattıkları şartlanmalardan bu yazıyı yazdığım şu günlerde yeni yeni kurtulabiliyorum.

Çektiğim zihin kontrol işkencesi hakkında bilgi ve tecrübemin böyle olduğu zamanlarda aklımda iki önemli soru vardı: 1) Daha önce bahsettiğim gibi yurt dışında ıssız bir yere gitsem bu olaydan tamamen kurtulabilecek miydim? 2) Bu olay yer, yetki, makam bakımından sadece belli başlı insanlara mı uygulanıyordu? Korunan var mıydı? Evet canlı yayınlarda da zihin kontrolünü görebildiğimi söyledim ama mesela bir Koç, Sabancı ya da üst düzey hükümet mensupları gibi çevreler de birer zihin kontrol mağduru mu?… Güçlü bir aileye mensup değilim, kendim de zengin bir insan değilim. Birkaç küçük ergenlik macerası dışında siyasi bir kimliğim de yok. Devlet kademelerinde çalışan bir akrabam olmadı. Peki bu zorbalık, bu dingonun ahırlığı herkese eşit derecede mi uygulanıyor?

Yurt ışında da bu maceranın devam edip etmeyeceğini, dışarıdan insanlarla yaptığım konuşmalardan, yurt dışında bulunmuş veya yaşamakta olan mağdurların konuşmalarından rahatlıkla anladım. Malum; zihin kontrol mağdurlarının konuşmaları zamanla birbirine benzerlik gösteriyor. Tıpkı dışarıdaki ıslıkçılar gibi birbirlerinin üzerine alınacağı şeyler söyleyebiliyorlar. Mail gönderme, arama zamanları ayarlanmış gibi oluyor, vs. vs. Ama bu insanlar arasında ABD, Avrupa, İsveç, Rusya, Kanada gibi gelişmiş ülkelerde yaşayanları da var. Hadi ABD, Rusya ve Avrupa’yı geçtik. Ama Kanada ve İskandinav ülkeleri gibi biraz izole, epey nezih ve uygar, medeniyetin bayrakçısı olarak görülen ülkelerde de zihin kontrolünün görülmesi bende gelecekteki hayata ve dünyaya dair çok umutsuz bir tablo yarattı.

Peki ya ıssız, hiçbir siyasi hesaplaşma ve güç kaygısının olmadığı, doğayla iç içe olduğunuz bölgeler: Alaska, İzlanda, İrlanda, Patagonya, hatta Kuzey Kutbuna yakın Svalbard bile olsa… Oralardan kimseyi tanımadım. Ama aşağı yukarı bilinen radyo frekanslarıyla aynı prensibe sahip ve telegramlarla dünyayı kuşatan gizli servislerin işi ciddiye alma derecesi düşünlürse tahmin etmesi zor değil… ormanın içinde bir evde yaşasanız dahi rüya manipülasyonları, voice to skull, duygu aktarımı, vs. devam eder. An be an, gözleriniz kamera yapılarak izlenmeye devam edersiniz.

Evet, söylediğim gibi bu tarz konular, dünyada en son ilgileneceğim, en son alakadar olup en son merak edeceğim konulardı. Kendimi bildim bileli hayatımı kapitalizmin, kurumsal hayatın, endüstriyel illetlerin, bürokrasinin saçmalıklarından uzakta, arınmış bir şekilde yaşamaya adadım. Tanıdık gözlerden ve bilinen değer yargılarından uzakta, kimsenin beni tanımadığı ve izlemediği bir biçimde gezmeyi, Evliya Çelebi gibi olmayı ve ya yolda, ya da yeşiller içindeki evimde huzur içinde ölmeyi arzuladım.

Ama 7-8 senesi kesin olmakla beraber maruz kaldığım zihin kontrolü, yapılan işkenceler. O aşağılamalar, o manipülasyonlar… Keyif için kol bacak kesip kellelerle maç yapan zorba askerleri andıran, insan beyni üzerinde oyun hamuru gibi oynayarak uygulanan fanteziler; O’nun düşürüldüğü durumlar. O’nun şerefine, kutsallığına dair yapılan, hatırlaması insana 100 kat savaşma gücü veren psikolojik işkenceler… Aileme ve çevremdelikere gözümün önünde günün her anı uygulanan zihin kontrolü.. Dolayısıyla uzaktan tam derecesini kestirmesi mümkün olmasa da O’na da uygulanan mahrem ihlali ve beyin kontrolü…

Yazdıklarımı iyi oku androjen, takım elbiseli korkakların kucağında her gün 360 derece çember çizen, Yani Dünya Düzeni tarafından hisleri alınıp hadım edilmiş, hayatını bilgisayar başında oyunlarla, cipslerle, Red Bullarla harcamış, doğanın, sevginin, ezilenlerin karşısında yaşadığı korkuyu o aletlerle yaptığı Nazi doktorluğunun arkasına saklayan hissiyatsız, silikliğiyle kendini güçlü sanan soktuğumun telegramcısı… Sizin gibilerin beslendiği araştırmaları yapan Delgado’dan itibaren gizli servislerde insanlar üzerinde yaptığınız deneylerin, onları birer Pazar malı gibi görerek çevirdiğiniz oyunların, trilyon dolarlarıyla sizi ayartan pörsümüş ihtiyarlarla beraber teknolojiyi kamu yararına kullanmayıp; kamu özgürlüğünü, insan olma şerefini ve mahremini yok etmenin hesabını adım adım vereceksiniz. Belki sen o vakte ölürsün, bilemem. Ama eninde sonunda o fare deliklerinden çorap söküğü gibi geleceksiniz. Hayatta ve halen zihin kontrolü uygulamakta olanlarla beraber mezarında her şey yanına kalmış bir şekilde yatanların hesabını da bir şekilde vereceksiniz. Yapılanlardan dolayı beni mi alacaksın?… İlk önce sen, bilim insanı değil, hasta, güvensiz, iflah olmaz, korkak bir bilim müsveddesi olmanın hesabını vereceksin. Sonrası benim için sorun değil. Yıllardır gördüğün beyni sana tanıtmaya çalışmama gerek yoktur heralde..:)

Devam ediyorum: Yurt dışı olayını çözmeye çalıştığım bu dönemlerde eskisinden daha çok dikkatimi çeken bir durum gerçekleşiyordu. Etrafta köpeklerden böceklere, hatta karıncalara kadar hayvanların hareketler, tıpkı insanlar gibi kontrol edilebiliyordu. Aynı şekilde rüzgar şiddetinin ne zaman artıp azalacağı, bulunduğunuz yerde güneşin ne zaman açıp ne zaman kapanacağını, yağmur damlasının düşeceği zamanı dahi bilebiliyordu. Bakın bu olayı da aynı hassasiyetle inceledim. Buraya yazmadan önce “Yok artık” durumuna düşmemek için uzun süre düşündüm ve gözlemledim. Ama tıpkı olayları fark ettiğim zaman çevremdeki insanlarla yaşadığım gibi rastlantısal olaylar, (hayvanların önünüzden geçmeleri, sizi uzunca sinirlendirdikten sonra önünüzden bir köpeğin kudurmuş gibi koşarak geçmesi, odanıza giren bir böceğin yürüyüş yönü, hızı gibi hareketler) bunun da bir rastlantı olma olasılığını ortadan kaldırdı. Hava olaylarında da bana yolladıkları sesler ve görüntülerle uyumlu olacak şekilde, tesadüf olamayacak olaylar yaşadım. Ama dürüst olmak gerekirse insan zihninin manipülasyonu, düşüncenin ve özel yaşamın, kişisel alanın mahremiyeti gibi meselelere odaklandığım için pek üzerine düşmedim. Uygulanmasını sorgulayacak olursak:

1) İnsan beynine bunlar yapılıyorsa daha ilkel olan ve daha zayıf zihni olan canlıları kontrol etmek hiç zor olmamalı.

2) Elektromanyetizma ile yapılanlar kullanan kişiye Tanrı yetkisi verecek dereceye gelmişken güneşin önüne geçmekte olan bir bulutun hızını bir telegram mağdurunun hareketleriyle senkronize etmek, havada salınmakta olan rüzgarın hızını saptamak, hatta kim bilir, rüzgar dahi zor olmamalı… İlgili bölümlerde okuyup üzerinde araştırma yapmak isteyen namuslu bilim insanları varsa, üzerinde uygulanan işkenceyi gözlemleyip yazıya döken birisi olarak bunun var olduğunu %2000 emin bir şekilde söylüyorum. Sadece henüz üzerinde çalışmak için gerekli donanıma ve yetkinliğe henüz sahip değilim. Aynı şekilde insan beynine ulaşılmasının da… Konu açılmışken; piyasadaki jammer, vs. türünden cihazları deneyen mağdurların cihazların bir etkisi olmadıklarını söylediklerini de belirteyim.

Diğer mesele; yani herkese eşit derecede uygulanıp uygulanmamasının cevabını da daha yakın zamanda aldım. Az önceki paragraflarda söylenen sözlerin, aklımdan geçenlerin, canlı yayında söylenenlere uyum sağlamasını, canlı yayında söylenenleri üzerime alınacak şekilde manipüle edilmemi anlatmıştım. İşte aynı taktiklerle o sırada meşgul olduğum herhangi bir şeyin, düşüncenin veya hareketin akademisyen, sunucu, muhabir, yayın akışında bir figürün, Başbakan, hatta Cumhurbaşkanında dahi uyum sağladığını gösterdiler. Zaten birini bana bariz belli ettiler: Telegramın anlık hipnozlarla küçük mimiklerinizi ve hareketlerinizi kontrol edebildiğini söylemiştim. 1-2 hafta önce bir gün; evde uzanmış halde telefonla uğraşıp bir yandan da haberlerde Başbakan’ın yaptığı bir konuşmayı dinliyordum. Zihnimde “Voice to skull” şeklinde “Bak!” şeklinde bir ses yankılandı. Sonra kafamı sola çevirip TV’ye bakma ihtiyacı hissettim. Tam baktığım sırada Başbakan da önündeki kağıttan kafasını kaldırıp kameralara bakmaya başladı. Sağ baldırım kaşındı ve yine ister istemez sağ elimi yukarı atarak kaşıma ihtiyacı hissettim. Tam elimi attığım anda Başbakan da iki elini hafifçe yukarı kaldırıp kağıdı tutan ve ceket kollarını düzelten bir hareket yaptı. Aynı şekilde Cumhurbaşkanının verdiği bir röportajda da pek çok kez dinlerken okuduklarıma benzer bir şeyler söylemesi, anlık mimiklerdeki tesadüfler gibi durumlar oldu.

Binali Yıldırım’ı ve Tayyip Erdoğan’ı işkenceler sırasında bir figür olarak kullanıyorlardı. Tayyip Erdoğan daha çok güç, iktidar, hırs gibi şeyleri çağrıştırmak için kullanılıyordu. Binali Yıldırım ise benim idari işleri yürütebilecek, aklı başında, sakin mizaçlı bir insan olduğumu söyleyip bunu pekiştirerek “Binali ol.” Ve iyi bir yere gel, sözün geçsin, bizi görmezden gel ve bir aile kur anlamında “Evlenmene bak” gibi telkinler yapıyorlardı. Yani “Meseleyi biliyorsun ama fazla kurcalama. Kobay maymunumuz olarak işini yapmaya ve yükselmeye devam et.” in çocuk kandırır gibi söylenen bir versiyonu“Evlenmene bak” muhabbeti telegramı fark etmeden önceki siber takip evresinde başladığı için bunu 4, 16, 19, 69 gibi rakamlarla yapılan oyunlar, Eski Dost, telefon dinlemeleri, internet ve sosyal medya takibiyle beraber diğer yazıda ele alacağım. Ayrıca sadece 1-2 senedir bu olayın farkındayken en az 7-8 senedir zihin kontrolü etkisinde olduğumu da o kısımla bazı talihsiz, dramatik olayları birleştirerek elimden geldiğince tatmin edici açıklamalar yapacağım.

Sadece telefonlarımın dinlendiği, sosyal medya manipülasyonuna maruz kaldığım bu dönemde tanıdığım insanların profil fotoğrafları, haberlerde, watsapta veya çeşitli ortamlarda gördüğüm resimler üzerinden bir oyun daha çevirdiler. Aslında bu da diğer yazının konusu ama telegramla şurada bağlanıyor: Bahsettiğim şartlanmalarla aynı prensipte olmak üzere resimler üzerinde bazı benzerliklere dikkatimi çektiler. Mesela gülüş şekilleri, yüz hatları birbirine benzeyen insanlar, birbirini andıran pozlar, normalde benzemediği halde sadece göz hatları, sadece çene yapısı birbirini andıran insanların resimleri kullanılarak tuzaklar kurdular. Facebook, Twitter, neresi olursa olsun kimin resmine bakarsam bakayım benzer şeyler görüyordum. Yakınlarımın bunu bilerek yapıp yapmadıkları dahi aklıma geliyordu. Onun haricinde dışarıda yanımdan geçen ve birbirine benzeyen insanların aynı kişi olup olmadığı gibi gereksiz bir şey uzun süre aklımı meşgul ediyordu. Tabii o sırada henüz farkında olmadığım zihin kontrolünü de yiyordum ve alınganlık verilerek sürekli ve gergini bir şekilde olay üzerine düşünmem sağlanıyordu. Böylece hem yüz hafızama zarar vermeye, dışarıdaki farklı insanları birbirine benzeterek aynı kişiler tarafından takip edildiğim gibi bir yanılsamaya düşmemi amaçladılar. Hem de sevdiğim insanların resimlerinde, yüz hatlarında bulunan benzer detaylarla benim sinirlerimi bozmayı, tamamen kapana kısılmış hissetmemi amaçladılar. Zamanla hiç kimsenin (telegramcılar hariç) sosyal medya üzerinden tuzak kurmadığını, zihin kontrolünün dünya üzerindeki herkese uygulandığını, resimlerle beraber var olan başka benzerliklerin de zihin kontrolcülerin beynimi görebilmesi sebebiyle hangi siteye gireceğimi bildiklerinden ötürü olduğunu fark ettim.

FAKAT YÜZ YÜZE KALDIĞIM GERÇEKLER SEBEBİYLE, ONLARIN DA ZİHİN KONTROL MAĞDURU OLDUĞUNU SAPTAYIP  FARK EDEBİLDİĞİM MİMİKLER, POZLAR, MUHTEMEL SÖZLERİ GÖRMEYE DAYANAMAYACAĞIM; KONUŞMALARIMIZIN, KİŞİSEL MAHREMİMİZİN, İNSAN HAYATININ VE DUYGULARININ DENEY OLARAK KULLANILIP BİRER VERİ GİBİ SAKLANACAĞI, KAPALI KAPILAR ARDINDA BULUNAN VE YAŞAMAYI GRAM HAK ETMEYEN HASTA RUHLU SADİSTLERİN EĞLENCESİ OLACAĞI GERÇEĞİYLE BAŞ EDEMEYECEĞİM İÇİN OLAYLARI FARK ETTİĞİM ZAMANDAN, HATTA BİR ŞEYLERİN DÖNDÜĞÜNÜ FARK ETTİĞİM ZAMANDAN BERİ UZAKLARDA OLSA BİLE AKLIMI BİRİNCİ SIRADA MEŞGUL EDENLERİN, HAFIZAMDAN ASLA SİLİNMEYENLERİN NE BİR RESİMLERİNE, NE DE HAKLARINDAKİ BİR BİLGİYE BAKTIM. BEYNİMDE GÜNCEL BİLGİ YARATACAK HİÇBİR HAREKETTE BULUNMADIM. HALA ZİHİNLER KONTROL ALTINDA OLDUĞU VE BİR ÇÖZÜMÜ BULUNMADIĞI İÇİN BÖYLE BİR TEHLİKEYİ BİZZAT, AYRINTILI OLARAK ANLATMA CESARETİNİ DE GÖSTEREMEDİM. OLAY ÇÖZÜLENE KADAR (Kİ YAKIN ZAMANDA ADIM ADIM ÇÖZÜLME SÜRECİ BAŞLAYACAK) BU TUTUMUMU SÜRDÜRECEĞİM. O VAKTE KADAR TELEGRAMIN BANA İŞKENCE İÇİN KULLANDIĞI ANILARLA, ZİHNİMDEKİ FOTOĞRAFLARLA YETİNİYORUM. HAFIZAM KUVVETLİDİR..:)

Bunları, tıpkı yaşadığım olayların büyük çoğunluğu gibi kanıt olmadan söylediğimin farkındaydım. Ama Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a kadar herkesin bir zihin kontrol mağduru olduğuna eminim ve bunun yıllar içerisinde kanıtlanacağını, bu şerefsizlerin tarihsel süreçten kaçamayacağını biliyorum. Ayrıca canlı yayınlarda gerçekleşen uyumun nasıl yapıldığını anlattım. Şimdiye kadar yazdığım 23 sayfalık yazı görmezden gelinerek sadece bu yazdıklarımdan alınan kesitle Başbakan ve Cumhurbaşkanının hareketlerinde kendisiyle uyumlu şeyler bulan bir şizofren durumuna düşmek istemiyorum.

Biraz uzun bir yazı oldu ama söylemek istediklerimin büyük çoğunluğunu söyledim. Tek cümleyle toparlayacak olursak; yeryüzündeki her insanın ve hayvanın kontrol edilebildiği, gücü, konumu fark etmeksizin herkesin düşüncesinin okunabildiği, insanın bilgisayardaki bir strateji oyunu gibi oyuncağa çevrildiği, hava olaylarının, hatta kim bilir depremlerin dahi kontrol edilip yönlendirilebildiği, George Orwell’in 1984’ünün veya bilim-kurgu filmlerindeki çipli-robotlaşan insanların fiilen gerçekleştiği bir dünyadayız. Eğer ki bir şey yapılmazsa, olayı fark edenler bundan bahsetmekten korkar, diğerleri tarafından göz ardı edilir ya da deli muamelesi görmeye devam ederlerse, bilim insanları ve her türlü meslek erbabı söylenenlere kulak asmazsa; insanlara tamamen iradesini kaybettirecek silah kamuya açıklandığı vakit, insanların yıllar süren zihin kontrolüyle çoktan “Amaan ben zaten işinde gücünde adamım. Yapsınlar zihin kontrolünü gizli saklımız mı var.” diyecek seviyeye getirilmiş olacağı da aşikardır.

Bu hikayeyi 1 senelik zaman zarfında başımdan geçenleri anlatmak, olayın sadece telegram zihin kontrol mağdurlarıyla sınırlı olmadığını, tahmin edilenden çok daha büyük bir teknolojinin ve düzenin söz konusu olduğunu anlatmak için yazdım.

Sevgili TI’lar, yani zihin kontrol mağdurları; söylemek istediğim şey, etrafınızda sizin düşündüğünüz kadar takip eden ıslıkçı yok. Sahada etrafınızda bulunduğunu düşündüğünüzden çok daha az kişi tarafından takip ediliyorsunuz. Belki nadiren 1-2 kişi uzaktan kolaçan etmek ya da sinirinizi bozmak için ortaya çıkıyordur, o kadar. Onun dışında sadece zihnen ve siber alanda takip altındayız. Bu da yazılım gibi kurulmuş, yönlendirilmiş bir enerji silahının hareketlerimizi, düşüncelerimizi tahmin ettiği otomatik bir sistemle oluyor. Sinirlerinizi bozan, size işkence yapan şey günün büyük bölümünde sadece bir bilgisayar… Tabii ki geceleri rüya manipülasyonu ve gündür birkaç rütuş başındaki insanlar tarafından ayarlanıyor. Bunun en az 7-8 senedir var olan bir şey olduğunu düşünürsek; zihniniz ve mahreminiz tahmininizden çok daha uzun süredir ihlal edilmiş durumda. Ayrıca çalıştığınız yerde yaşadığınız aksilikler, işinizdeki aksaklıklar, yakınlarınızla ilişkileriniz, onlar tarafından yaratılan yapay kaderin ürün olarak yaratılıyor. Çevrenizdeki insanlar onların adamı olduğu için değil… Onun için, bu meselenin üzerine giderken rahatça hayatınıza, yükselişinize bakabilirsiniz. Sağlığınıze dikkat etmeye çalışırsanız bir nebze de olsa gün içindeki zihin kontrol saldırılarının etkisi azalacaktır. Şunu da unutmamanızı tavsiye ediyorum: Ülkelerin cumhurbaşkanlarına kadar herkesin mağdur olduğu bir olayla karşı karşıyayız. Basit bir çeteden çok daha vahim bir durum. Belki biraz mide bulandırıcı bir teselli olacak ama; bizler özellikle zihni ve mahremi ihlal edilen bazı şanssız, cenabet insanlar değiliz. Herkes aynı durumda, sadece bunun farkına varma şansını ve şanssızlığını yaşadık. Bir nevi aydınlanmış insanlarız. Bir de bunun farkında olmadan koyun gibi yaşadığınız, kendinizi özgür sandığınız bir senaryoyu düşünün…

Kararı siz verin.. Son olarak; korkmayın. “Kimi kime şikayet ediyoruz.” Gibi bir umutsuzluğa düşmeyin. Devlet kademelerine, iş adamlarına, büyük ihitmalle belli dereceye kadar tüm istihbarat çalışanlarına dahi uygulanan bu teknoloji gizli deneyler yapan küçük bir zümrenin elinde. Kanuna uygun bilimsel, hukuki, sosyal, sivil toplum çalışmaları yapıldığı sürece tek yapabilecekleri şey çeşitli aksaklıklar çıkarmak, bizde duygu manipülasyonu yaparak direnç kırmaya çalışmak. Bu numaraları yemezsek izlemekten başka yapacak bir şeyleri kalmayacak. Ha; tabii hayatınıza devam ederken her anınızın kısmen kendi gözlerinizden olacak şekilde izlendiğini, gerçek anlamda özel hayatınızın ve evinizde kendinize ait bir mabedinizin, aile mahremiyetinizin olamayacağını aklınızdan çıkarmayın. Aslında hiç kimse bunlara sahip değil, ama yakın bir tarihte insanlar işin vahimliğini inşallah fark ederler ne diyelim…

Telegram mağduru olmadığını söyleyen kişiler ise hala anlattıklarımın 10. dereceden uydurma bir öykü olduğunu düşünüyorlarsa, tabuları bir kenara bırakıp bütün bunların tesadüf olma olasılığını, zihin kontrolüyle ilgili araştırmaları ve patentleri incelemelerini, durumu kendi hayatlarındaki gariplikler, tesadüfler ve rüyalar üzerinden düşünmelerini tavsiye ediyorum. Anlarttığım olayların ne demek oladuğunu bütün TI’lar rahatça anlamıştır zaten. Ama meseleden haber olmayan vatandaşlara tek diyebileceğim bunlar. İster inanın ister inanmayın. Ben bu olayları yaşadım. Geçirdiğim 1 senelik süreçten sonra hala yaşıyorum. Sadece bu ağır gerçekle beraber hayatımı sürdürmeyi ve mücadele etmeyi öğreniyorum.

Ayrıca; zihin kontrolünü fark etmeden önceki yaşantımda komplo teorileriyle, Yeni Dünya Düzeni, gizli servislerin gizli deneyleri gibi konularla uzaktan yakından ilgim olmadığını ısrarla tekrar belirtmek isterim. Bu konulara meraklı olduğum için telegram zihin kontrolü beni bulmadı. Başımdan geçenleri araştırırken adım adım ben kendimi bu konuların ortasında buldum. Fark etmeden önceki yaşantım boyunca okulunu okuyan, sürekli çeşitli part time işlerde çalışmış, insan ilişkileri ve sosyallik kabiliyeti yerinde olan, ailevi olarak sürekli maddi zorluk çekmiş bir insan olarak hayatımı sürdürdüm. Prensip olarak hareket halinde olduğunuz işleri yapmaktan, hem bu vesileyle hem de kazandığınız parayla sürekli hareket halinde olup gezmekten başka bir gayem olmadı. Yani bu konuları kendi kendine ortaya çıkartmama, şizofreni gibi psikolojik rahatsızlıklar yaşamama, işsizlikten sebep çeşitli fantezilerle vakit geçirmeme ya da insanlara karşı çeşitli düşünceler barındırmama sebep olacak asosyal, sosyal fobik, şizofrenik bir yapıya sahip olmadığımı belirtmek isterim. Hala aynıyım fakat beynimin görülmesinden kurtulma çabaları bana yeni uğraşlar kattı. Bir senelik zorlu bir dönemle beraber bir süre beni hareketsiz kalmaya mahkum etti.

YENİ ARAŞTIRACAK VEYA ZİHİN KONTROLÜNÜ ELEKTROMANYETİZMADAN FARKLI YERLERDE BULMAYA ÇALIŞANLARA TAVSİYEM; ZİHİN KONTROLÜNÜN TAMAMEN BİLİMSEL, ELEKTROMANYETİK DALGA TEORİSİ VE BEYİN-BİLGİSAYAR ARAYÜZLERİNE DAYANAN BİR TEKNOLOJİ OLDUĞUNU AKILLARINDAN ÇIKARMAMALARIDIR. METAFİZİK İSTİHBARAT, PSİŞİK GÜÇLER, TELEPATİ, TELEKİNEZİ, İSTİHBARATTA CİNLER GİBİ BAŞLIKLAR BİLEREK VEYA BİLMEYEREK BU KONULARIN ASLINI ASTARINI SAKLAMAKTAN BAŞKA BİR ŞEYE YARAMAYAN, SPEKÜLASYON YARATAN BİR YOLDUR. ZİHİN KONTROLÜ RUHANİ VARLIKLARLA VEYA ÖBÜR TARAFLA UZAKTAN YAKINDAN İLGİSİ OLMAYAN; RADYO DALGALARIYLA, HABERLEŞMEYLE, SİNYALLERLE UĞRAŞMANIZ GEREKEN %1500 BİLİMSEL BİR SAHADIR..

Yazının başında belirttiğim gibi zihin kontrolünün bir diğer önemli yönü; olaydan haberdar olan birtakım muhtemel üst makam mensupları hariç tüm istihbarat çalışanlarına da uygulanıyor. Yani şüphesiz ki sokakta, büroda çalışan, hatta belli başlı sorumlulukları, üst düzey yönetim görevleri olan MİT mensupları dahi birer zihin kontrol mağduru. Eğer olmadıklarını iddia ediyorlarsa MİT’in çalışanlarını zihin kontrolüne karşı koruduklarını biliyor olmaları gerekir. Böyle bir şey duymadılarsa ve haberleri yoksa üzgünüm. Herhangi bir ayrıcalıkları mevcut değil. Hatta emri artık kimden alıyorlarsa zihin kontrol mağdurlarını arada sırada dışarıda rahatsız eden takipçiler ve ıslıkçılar da zihin kontrolü altında. Yani  “Onlara uygulanmıyordur ya.” diye aklımızdan geçirdiğimiz istihbarat mensupları dahil birilerinin strateji oyunundan ibaret, manipüle edilmekte olan robotlarız. Belki kamuya açıklandığı ölçüde en üst düzey istihbarat mensubu olanlar dahi mağdurdur. Kim bilir, başbakan ve cumhurbaşkanında dahi bu tarz belirtiler görüldüğüne göre onlara uygulanması işten bile değil...

Sonraki yazılarda zihin kontrolünden önce siber alanda takip edildiğimi fark ettiğim, sosyal medyadan ve SMS ile maillerden her anımın taciz edildiği ilk dönemi de anlatacağım. Görüşmek üzere, hoşça kalın… İnsanların zihni okunabiliyorken sahip olduğnuz hayat görüşünün, ideolojinin hiçbir önemi yok. Hayattaki herhangi bir amacınızın da. Aile mahremiyetiniz de en azından 2000-2010 arasından beri kaybolmuş durumda. Lütfen bu meseleyi ciddiye alın.. Tüm dünya için söylüyorum: SADECE 10-20 YIL İÇİNDE DAHİ HER ŞEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR…

ELEKTROMANYETİK ZİHİN KONTROLÜ NEDEN VE KİMLERE UYGULANIR? AMACI NEDİR?

TELEGRAM ZİHİN KONTROLÜNÜ NASIL FARK EDEBİLİRİZ? BELİRTİLERİ NELERDİR?

ŞÜPHELİ SÖYLEMLERİ BULUNAN T. HAKKINDA: ZİHİN KONTROLÜ İNCİRLİK ÜSSÜNDEN Mİ UYGULANIYOR?

BİRİNCİ YAZI: ESKİ DOST, SİBER TACİZLER VE ZİHİN KONTROLÜNÜN AYAK SESLERİ

İKİNCİ YAZI: ZİHİN KONTROLÜNÜ NASIL FARK ETTİM? TÜM İNSANLARA UYGULANDIĞINI NASIL GÖZLEMLEDİM?

Konuyla ilgili diğer yazılar

12 Replies to “Zihin kontrolünü nasıl fark ettim? Zihin kontrolünün tüm insanlara uygulandığını nasıl gözlemledim?”

    1. Merhaba Kürşat Bey;

      Bu teşhisi nasıl koydunuz? Şizofren dediniz. Şizofreni gerçek hayatta olan şeyleri fark etmeyip ya da görmeyip kendi hayal dünyasındaki gerçekliğe inanan bir hastalıktır kabaca tabir edersek. Şizofrenler birinin ya da bir şeyin gerçek hayattakinden farklı olduğuna inanırlar. Ayrıca zihinlerinde birkaç kişi varmışçasına sesler duyarlar. Ben psikolog ya da psikiyatr değilim ama bu kadarını araştırmışlığım var bende böyle bir sorun mu var acaba diye… Ama bende bu teşhislerle uyuşan tedavilik bir durum yok malesef. Telegram zihin kontrolünün belirtileriyle uyuşuyor ve uzunca bir süredir adım gibi eminim. Zaten takip edilmem, maruz kaldığım hırsızlık, banka ATM’sinde paramın olması gerektiğinden fazla olduğunu görmem gibi olaylar somut bir takip altında olduğumu kanıtlıyor zaten… Ayrıca inanır mısınız bilmem; telegram zihin kontrolü diye bir şeyin olmasındansa psikolojik bir rahatsızlığımın olmasını tercih ederdim…

      Eğer ki sizin dikkatinizi çeken bir şey varsa ve hasta olduğum gibi bir kanıya buradan vardıysanız dinliyorum.

  1. şizofrenide, paranoyada veya diğer psikiyatrik sorunlarda hasta kişinin hezeyanları, halüsinasyonları vs. zihin dışındaki çevrede olan biten gerçek olaylarla uyumlu değildir. bu arkadaşımızın anlattıklarına yanında bulunan kişiler, örneğin bir arkadaşı, rahatlıkla şahitlik edebilir; olaylar ve olaylara katılan “ıslıkçılar” kameralarla kaydedilebilir. ayrıca aktardıkları başka mağdurlarınkiyle fazlasıyla benzerlik içeriyor.

  2. Merhaba
    Ben de benzeri aydinlamayi yasama serefine kavustum… Burada anlatilanlarin hepsinin farkli versiyonlarini bizzat yasadim. Bu yaziyi okurken basima gelenlerin ne oldugunu kavradim. Elimde hic bir kanit yok. Ne istiyorlar anlamiyorum.

  3. yıl 2002 şubat13 çok kalabalık işyerinde çalışıyorum.arkadaşları m ogün hepsi delirmiş geldiler bu olayı tüm insanlarda gözlemledim

  4. Buna ailem dahil.çok korkunç birşey.herkes maruz kalıyor.bunu dünya dışındanda yapabilirler veya sulara salçalara ekmeklere büyü türü birşey yapıp toplumsal toplumu

  5. Toplumsal genel bir tahakküm büyüye maruz kalmış olabiliriz şeytan musallatlar böyle yapabilir.bunun için telegrama ihtiyaç yok

  6. Şeytanlar lanet kelimesi ile duyan herkese musallat oluyorlarmış bize saldıranlar her yöntemi kullanıyorlar

  7. 15 temmuz gecesi ezan sela bence bundan okundu seytanlar ezan sela okunan bölgede duramaz,kaçarlarmış.saldıranlar bence ondan başaramadılar

  8. Bakın yanlış anlamayın ancak gerçekten bir psikiyatri doktoruna gitmenizde fayda var diye düşünüyorum, yorumları da okudum öyle olmadığı düşünüyorsunuz ancak insan beyni gerçekten güçlü bir bilinmezdir ve gidip gitmemek sizin tercihiniz ancak en azından bunu akademik olarak psikiyatri eğitimi alan bazı insanlara anlatmanız gerektiğini düşünüyorum.

    Ayrıca bahsettiğiniz şeyleri kanıtladığınız bir videonuz ya da yazınız varsa onu da yorumu yanıtlayarak belirtirseniz okumak isterim çünkü her ne kadar yabancı ülkelerde böyle şeylerin olabileceğinden emin olsam da Türkiye’nin bu kadar gelişmişlik düzeyinde olduğunu düşünmüyorum.

    1. Yabancı ülkelerde zihin kontrolünün olabileceğini biliyorsanız Türkiye’de bunun çok rahat uygulanabiliyor olacağının çıkarımını da yapmanız lazım. Benden başka tüm telegram yayınları Türkiye’nin ve daha az gelişmiş ülkelerin zihin kontrolünün deneme sahası olduğunu yazmaktadır. Yurt dışında kendi vatandaşlarından bile zihin kontrol mağduru olan binlerce insan var. Ne hikemttir ki binlerce aynı rahatsızlığı yaşayan insan birbirinden farklı oluşum kurmuş, ne hikmettir ki bazı devletler psikotronik silahlar üzerine görüşmeler yapılıyor. Size her yazının altındaki sabit linklerde bulunan Birinci Yazı ve İkinci Yazıyı önerebilirim şimdilik. Peki sizin zihin kontrolünden haberdar biri olarak bunu hastalık diye düşünmenizin sebebi nedir?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *